Hizmetimizde



Armamız

Düşünceleriniz

 

Dilimde Memleket Türküsü

 

Otobüsün son koltuğu
Camdan dışarı bakan bir yüz
Yanımda tanımadığım bir dost
Elimde baba yadigarı tesbih
Gözümde kalın çerçeveli bir gözlük
Kucağımda Orhan Pamuk’un son romanı
Önümdeki masada ;
Muavinin ikram ettiği
Bir pet bardak çay
Ve çikolata
Kirli sakalımda
Her mola veriş sonrası
Dökülen kolonyağı
Yanı başımda bir değnek
Ve onun yanında
Bir deprem sonrası
Tek kalan bacak
Önümdeki koltukta
Yaşlı bir adam
Ve onun yanında
Tanıdık bir yüz
Camdan vuran
Bir ikindi vakti güneşi
Gözlerimin solgun bekleyişi
Ve hala gözümün önünde
Yarin bi başkasına gidişi
Şimdi sıra dağlar boyunca gidiyorum
Camdan dışarısını seyrediyorum
Yalnız kalmış bir kavak ağacı
Bulanık sulu bir ırmak
Kendini rüzgara bırakmış bir güvercin
Derenin kenarında bir değirmen
Tepede koyunla çoban
Çeşmenin başında
Atının üzerindeki ağa oğlu
Ve bakracını dolduran köylü güzeli

 

Sonra yine sen
Ve sana gelen
Tek bacaklı bir ben

 

RAMAZAN ASLAN

 

 

içimin acıyan yüzü

 

gecenin ayazıdır insanı üşüten
ve karanlığıdır korkutan
ama bir ezan sesidir insanı ferahlatan
yeni bir güne başlarken beni umutlandıran

 

yalnız değiliz artık
bizide koruyan kollayan var elbet
nasıl olsa anlaşılır
bu yalnızlık bize yakışır
toprak eskisi kadar güzel kokmuyor
her yağmur yağışından sonra
bundan sonra ne baharın tadı kalır
ne de kışlar çetin geçer

 

yıllar öncesini ararız
babamla oturup ocağın başına
kestane pişirmeyi
ve sonrada nasihat dinlemeyi
annemle
bak yine komşunun çocuğunu mu dövdün deyip
dayak yemeyi
sonrada barışmayı
takvimlerden yaprak kopartıp uçak yapmayı
seviyor sevmiyor deyip papatya falı bakmayı
ve her ne hikmetse sevmiyor çıkınca
bir çiçek daha kopartmayı

 

ablamın gelin gittiği gece
annem ağlardı sessizce
babam ağlamayın derdi
ama kendiside akıtırdı gözyaşlarını gizlice
kararırdı dünyamız
bir boşluk doğardı içimizde
sanki bundan sonra yemeklerin tadı olmayacak
ya da bak bu son bardak ha deyip
bir daha çay koymayacak
ve çekip giderken bile
arkasına dönüp bakmayacak

 

sonra çocuk aklımızla seveceğiz birilerini
ve utanacağız onu görünce
acaba oda beni seviyor mu diye düşünüp
herhalde seviyordur deyip mutlu olacağız

 

biz artık aslında hiç çocuk olmayacağız
mahalle aralarında maç yapıp
gol müydü değil miydi kavgası yapmayacağız
bak bu son anne
üzerimi bir daha hiç batırmayacağım deyip
yalan konuşmayacağız
okulu asmayıp sınıfta kalmayacağız
ve mahallenin kızına yan gözle bakmayacağız

 

biz hep gizli gizli sevip
gizli gizli ağlayacağız
kimsenin günahını almayıp
hep çocuksu kalacağız
ne gidenin ardından ağlayıp
ne de gelenin boynuna sarılacağız
biz hep iyilik adına çalışacağız

 

seher vakitleri şahit olacak yaptığımız işlere
ve bir gün daha eklenecek
tel örgüler içindeki geçen günlere…

 

RAMAZAN ASLAN

 

 

memlekete dönüş

 

köy yolları
taşlı tozlu
hani bi ağustos akşamı
gelmişti acı haberin
yıllar sonra
dönerken memlekete
çakal yokuşunda
devrilmişti umutların…

 

koştuk
yüreğimizde ağır bi sancıyla
ve yitirmediğimiz dualarımızla
en önde nişanlın vardı
hani daha yüzünü görmediğin
sadece resmine bakıp
anne siz münasip gördüyseniz
olsun dediğin
hani görücü usulü…

 

bulduk
araban uçurumdan yuvarlanmıştı
tanınmayacak haldeydin yani
yüzün kanlar içindeydi
ama toprağında ölmenin
huzuru vardı yüzünde biraz

 

sen almanya dönüşü
yitirmiştin hayatını köy yollarında
babansa mapus damlarında
şimdi ogün elinde tuttuğun
kitabın var elimde
sayfaları kanlı
memlekete dönüş yazıyordu üzerinde
memlekete dönüş…

 

RAMAZAN ASLAN

 

 

yılmaz’a dair

 

yılmaz
kimsenin ahı kimsede kalmaz
ne olur ne olmaz
hadi kalk gidelim
yılmaz bu aşk karın doyurmaz

 

bırak artık eskiyi
olan oldu
zaten hayır gelmezdi ondan
yılmaz
hadi kalk gidelim
yine kızdırmayalım yaşlı anacağını

 

garson
hesabı getir
dur yılmaz
ben ödeyeceğim hesabı
hadi gir koluma geç oldu
iyi akşamlar osman baba
uğrarız yine bi ara
yılmaz
ağır at adımlarını düşeceksin
yine yağmurlu bu akşam hava
ıslanacağız çaresi yok…

 

yılmaz
erkek adam ağlamaz
sen böyle değildin be arkadaşım
ne oldu sana
boşver düşünme artık onu
bu değildir dünyanın sonu
şimdi kimbilir o ne alemdedir
senden de benden de iyidir
ne tez unuttun
seni parasız pulsuz diye
bırakıp gittiği o günü
ne tez unuttun
yılmaz
parayla saadet olmaz…

 

hadi ağlama artık
beni can düşünmüyorsun bari
yaşlı anacığını düşün
bak üzülüyor kadın
kimbilir şimdi seccadenin üzerinde
elleri havada senin için dualar ediyor
yada pencere önünde
yolunu gözlüyor
baş göz edemedi ya seni ona üzülüyor
yılmaz
her adamın böyle anası olmaz…

 

bak yine sabaha kaldık
süleymaniye’de ezan okunuyor
benim içim bi tuhaf oluyor
ne dersin yılmaz
bırakalım artık bu içkiyi şarabı
bak ne güzel okunuyor ezan
belki çıkarız sabaha
belki ölürüz heran
zaten bundan sonra yılmaz
senden de benden de bi cacık olmaz

 

yılmaz
bari günahımız olmaz…

 

temmuz / 2005 / diyarbakır

 

RAMAZAN ASLAN

 

 

UZAK

 

Diyarbakır’da bir köy
Köyde bir ev
Evin içinde bir oda
Oda da; ben, yatak ve masa
Masanın üzerinde bir kaç kitap
Kitapların yanında yarım kalmış bir mektup
Mektubun içinde bitmemiş bir cümle
Duvarda çerçeve
Çerçevenin içinde siyah beyaz iki fotoğraf
Fotoğrafta bir kadın bir adam
Annem ve babam
Hemen onun yanı başında boş bir çerçeve
Çerçevenin içinde umutlarım…

 

Dışarıda çakal sesleri
Kar ve fırtına…
Elimde bir albüm
Albümün içinde resimler
Resimlerin birinde İstanbuL
Üsküdar’da üç beş arkadaş omuz omuza
Biri ben
Biri Yusuf
Biri de Kazım…
Arkada Kız Kulesi
Yanıbaşımızda dondurma satan adam
Onun yanında balık tutan avare bir kaç kişi
Öğrencilk yılları işte
Marmara Üniversitesi sınıf öğretmenliği
Yusuf Hatay Serinyol’a
Kazım Ağrı Doğubeyazıt’a
Ben Diyarbakır Kulp’a
Kazım evlendi sevdiği kızla
Yusuf hiç evlenmedi
Zaten o, hep başka hayallerdeydi

 

Diyarbakır’da bir köy
Köyde bir okul
Okulda on yedi öğrenci
Beşi kız, on ikisi erkek
Yoksul ve hasta
Duvarda siyah bir tahta
Tahtanın sol köşesinde
“Ders: Türkçe
Konu: Cümlenin Öğeleri”
Dışarıda kar
Karşıda yüksek tepeler
Tepelerde anlamsız belirtiler
Pencerenin önünde ağaç
Ağacın dalında kuşlar
Yoldan geçen üç beş adam
Yabancı…
Ellerinde silahları
Yüzleri çelişkili
Sonra kurşun sesleri

Yerde kanlar içinde yatan biri
Kravatlı
Endişeli
Endişesi öğrencileri…

 

RAMAZAN ASLAN

 

 

BANA MEMLEKETİ ANLAT

 

Dere kenarında bir köy,
Usulsüz ve çirkin.
Hazırlanmadan taranmadan geçmiş,
Fotoğraf makinamın karşısına.
Önde İhsan ustanın iki katlı evi,
Pencerede oğlu Recep.
Okuldan yeni gelmiş, beyaz yakalık ve siyah önlükle
Öyle saf öyle yakışıksız çıkmış ki fotoğrafıma…

 

Arkada bir cami,
Minaresiz.
Üç beş camaat var,
Saatten habersiz.
Solda bir ceviz ağacı,
Toplanmaya hazır.
Sağda bir çeşme.
Çeşmenin önünde bir kuyruk,
Kuyruğun sonunda annem.
Öyle donuk.

 

Ve fotoğrafta sadece kafasını gösterebilmiş bir yüz
Tanıdık
Söyleme anladık…

 

RAMAZAN ASLAN

 

 

ve ölüm gelir aklıma

 

mutlumusun orada
.
.
.
sen öldüğünde baba
doksan birin kışıydı
yalın ayaktım köy meydanında
önce anamın feryadı yankılandı
kuş kayasından
’evimizin direği
gözümüzün nuru koca adam gitti’
sonra bi koşuşturmaca başladı ki sorma
bende koştum
neye ve niye koştuğumu bilmeden
ölümü tanımadan görmeden
bir çocuğun merakıyla koştum
misketlerimi bırakarak ulu orta…

 

kapı aralığından gördüm
yüzün örtülüydü
odayı gecikmiş bi ölüm sarmıştı
imam Kur’an okuyordu başında
anam ağlıyordu ayak ucunda
dışarda kar yağıyordu
abim dut ağacının altına oturmuş
cıgara sarıyordu
yüzüne acı bi sorumluluk düşüyordu
yere de üç beş damla yaş…
sonra bi el omzuma dokunuyor
arkadaşım hasan
elinde tuttuğu
bi avuç misketi uzatarak
ağlama
’bak bunların hepsi senin’ diyordu

 

sen öldüğünde baba
doksan birin kışıydı
burnum akıyordu
ödevlerim birikmiş
duvarda çantada duruyordu
kapı çalıyor
kimse bakmıyordu
sen öldüğünde baba
saat dokuza on kala duruyordu
sen öldüğünden beri baba
artık zaman hiç geçmiyordu…

 

RAMAZAN ASLAN

 

 

bir çocuğun gözüyle

 

karayazıdan bi minibüs girdi bugün köye
iyi giyimli adamlar indiler
ellerinde siyah poşetlerle giderken doğdukları eve
arkalarından bi kaç çocuk meraklı gözlerle baktılar
neler vardı ki o siyah poşetlerin içinde
ahmet’e babası bayramlık mı almıştı acaba
iyi giyimli adamlar herzaman mı böyleydiler
gurbet nasıldı acaba
çok mu uzaktaydı
bizde görebilecekmiydik orayı
ve bir gün bizde o iyi giyimli adamlar gibi
bi bayram sabahı gelecekmiydik doğduğumuz yere
tepe tarladan yolumuzu gözleyenler olacaktı elbet
bi ana
bi baba
ve tanıdık eş dost
bir gün gelecek bizde orada olacaktık
belkide hepimizin son bi vasiyeti vardı
geride kalanlara
eğer ölürsem bi gün
beni memlekete gömün…

 

karayazıdan bi minibüs girdi bugün yine köye
iyi giyimli adamlar indiler
ve sonra boynu bükük geri döndüler…

 

RAMAZAN ASLAN

 

 

EYLÜL

 

Bir yağmur sonrası
Sen yoksun yine toprağın kokusunda
Bulutun ve sisin ardında
Bir kahve köşesinde
Ya da en uzun yolların en arka koltuğunda
Sen yoksun
Şehir eski şehir değil
Ne Şenocak kıraathanesi
Ne de Bozkurt Bilardo salonu
Hepsi boş ve sessiz…
Sadece köşede Gelincik kasabasına giden
Otobüslerin kalktığı
Gölbaşı durağının içinde
Üç beş arkadaş kaynatıyoruz
Yeni çıkan şarkıları dinliyor
Ve dün akşamki ,
Fener Cimbom maçındaki penaltıyı tartışıyoruz

 

Sonra yine eylül yağmurları başlıyor
Toprak yine kokuyor
Minibüsler dolu geçiyor
Vitrinlerde kış boy gösteriyor
Mehmet Emin Yenidoğan Lisesinde zil çalıyor
Sonra okul dağılıyor
Öğrenciler yağmura aldırmadan yürüyor
Köşe başlarında yeni aşıklar buluşuyor…
Bu sıralar kitapçılarda
Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler’i ” yok satıyor
Ve matbaalar bi sonraki baskıya başlıyor.

 

Sen yoksun…
Artık gelmeyeceksin biliyorum
Şehir hep aynı kalacak
Ve biz belki bir gün gelirsin diye dualar edeceğiz yine…
Belki gelirsin diye
Eylül yağmurlarıyla birlikte…

 

( Gidip de Dönmeyenlere…)

 

RAMAZAN ASLAN

 

 

gün geçti sen geçmedin

 

bu yolda başladı sana olan duygularım
hani geçerken salına salına
ve bakmazken ben bakarken sen bana
duygularım birikmişti her köşe başında
her kaldırım taşı altında
seni severken
ve böyle hergün içten içe ölürken
bilmezdim hayatın zorluklarını
yaşamın alıp götürdüğü yarınları
çocuk aklıyla herşeyi oluruna bırakırdım
ve bi gün benim olursun sanırdım

 

kar yağardı ozamanlar
sokağımızın başında toplaşırdı çocuklar
kardan adam yaparlardı
yol yokuştu
çılgınca ve özgürce kayarlardı
ve ömrümün en güzel anıydı o an
sabah olur sen geçerdin yine sokağımızdan
saat yine her zaman ki gibi
sekize on var
ben seni hep böyle görürdüm
üzerinde siyah önlüğün
elinde çantan
sırtında mavi hırkan
ve yanından hiç ayırmadığın
bana bıraktığın kalbindeki yaran
oysa ben hep pencerenin önünde olurdum
aynı konumda saatlerce öyle dururdum
çocuktum
bilirdim herşey bi anlık
ve ciğerimde ince bi hastalık
şimdi iki ayağı tutmayan
pencerenin önündeki sandalyede oturan
zayıf yüzlü bi çocuğum
bundandır benim sana olan yorgunluğum

 

bu yolda başladı sana olan duygularım
aynı konumda
aynı renklerde
hep aynı saatlerde
gün geçti
sen büyüdün ben küçüldüm
ve hayatın çıkmazlarında
en umulmadık anlarda görüldün

 

şimdi bilinmedik tek bi şey vardı belkide
sen benden habersiz
ben zaten kendimden ümitsiz…

 

yaykın 2003

 

RAMAZAN ASLAN

 

 

ÇOCUKLUĞUMDAN SIRLAR

 

Dışarda çocuklar oynar
Üzerlerine karlar yağar
Tel örgülerinin ardında
Ne hayatlar var…

 

Şimdi düşler kurarım çocukluğum üstüne
Adını unuttuğum yüzler gelir aklıma
Annem yünden çorap örer
Babam hasta yatağında yatar
Mevsim sonbahar…
“Bu yıl kış soğuk geçecek “der haber bültenleri
Babam
“Hanım çocuklara söyle odunu bol getirsinler
Bak havalar soğuyacakmış
Kış çetin geçecekmiş
Hadi tez elden bitir elindeki çorabı
Bak daha kaç çocuğumuz var sırada”…

 

Annem bu sırada çorabı örmeyi bırakır
Ve “bey” der
“Oğlumuz Mehmet’den mektup geldi
Dün akşam yine çatışmaya girmişler
Yine ölümlerden dönmüş yavrum
Oraları da çok soğukmuş
Bey müsade et
Bu elimdeki çorabı da ona öreyim
Ve tez elden göndereyim”

 

Ve sonra annem başını öne eğer
Bir müddet susar
Sonra… “Bey
Mehmet’imin harçlığı bitmiş
Ne yapacağız şimdi? ”
Babam annemin yüzüne bakamaz
Sıkar yumruğunu yorganın altında
Ağaran saçlarına bir ak daha düşer
Ve ” Allah’ım al şu canımı da kurtulayım ” der

 

Dışarda çocuklar oynar
Üzerlerine karlar yağar
Tel örgülerinin ardında
Ne hayatlar var…

2005 nöbet kulesi diyarbakır

 



cevapsız mektuplar

kaç gün
kaç hafta
kaç yıl
geçer mi bir ömür
geçer mi yirmidört yıl

sığmıyor artık yüreğim demir kapılar arkasına
ve atmıyor artık seni görene dek
kirlenmiş bir surat var şimdi eskiyi aratan aynalarda
ve beyoğlu’nda çekindiğim bir resim
daha onaltı yaşımda
şimdi teselliyi eski fotoğraflarda buluyorum
bir de olmasaydı onlar
ve bir de yazmasaydım eğer
gençlik yıllarımın en güzel şiirlerini
şimdi göz yaşlarımı akıtmazdım böyle
seller gibi

dumanlı dağlarda bir ceylan gezer
o ceylan benim yüreğime düşer
ve hiç ardına bile bakmadan
beni ezer de geçer
beni çiğner de geçer

olmasaydı bir de tosyalı ahmet
olmasaydı bi de onun sazı
ve kırık olsaydı sağ eli
geçirebilir miydik biz onca yaz’ı

şimdi o da gitti
ne sazı var ne sözü
bıraktığı bir dal cıgara
bir de yastığı
her şey soluk ve yorgun
bir o kadar da yalnız
geçmiyor artık zaman
babamdan kalan köstekli saat kırılalı

ilk düşen kar var şimdi saçıma
volta attığım avluda
havalar da soğumaya başladı
bu yıl kış soğuk geçecek belli
ve gelin kız sevdiğine yine kavuşamayacak

nedense
oltu taşından yapma tesbihim kaybolduğu günden beri
ellerim yorgun düşüyor
ve parmaklarım
bana onu soruyor
bir de gözlüğümün camı kırılalı
artık mektup da yazamıyorum eskisi kadar
gece ayazını vuruyor üzerime
bense üşüyorum
üzerimi örtenim de yok artık
bi başka bahara kaldı sevdam
bi başka bahara kaldı sana kavuşmam

sayılı gün tez geçer derler
oysa sayılmayan günler de biter

kaç gün
kaç hafta
kaç yıl
geçer mi sensiz
geçer mi bensiz
söyle bana cevapsız mektuplar…

2001/yaykın-sinop

RAMAZAN ASLAN

 

 

Yorumlar   

+2 #1 merve aslan 31-12-2013 09:39
cnm amcam şiirlerin çok güzel.her şiirin de bir memleket hasreti var.
Alıntı

Yorum ekle

Görüşleriniz Bizim İçin Önemli Teşekkür Ederiz...


Logomuz



Bayrağımız

Takvim

December 2018
S M T W T F S
25 26 27 28 29 30 1
2 3 4 5 6 7 8
9 10 11 12 13 14 15
16 17 18 19 20 21 22
23 24 25 26 27 28 29
30 31 1 2 3 4 5