Hizmetimizde



Armamız

Düşünceleriniz

 

2008 HAC ANILARIM-1

Her şey 2005 Yılında hacı Abim İbrahim İKİZi hacca uğurladığımız Sakaryanın meşhur “hacı uğurlama yeri” olan Ulu Caminin bahçesinde başlamıştı.
İlk defa böyle bir törene katılmış ve o muazzam kalabalığı görünce içim titremişti. Hacı adaylarının tek tip elbise ile sıralanmış otobüslere binişleri ve canlı olarak görmediğimiz ama özlemini devamlı yüreğimizde hissettiğimiz o kutsal mekanlara doğru gidecek olmaları benim “neden bende gitmeyeyim” diye düşünmeme sebep olmuştu. Olmuştu ama ben o zamanlarda asgari ücretle çalışan elinde avucunda birikmiş kuruşu olmayan bir işçi idim.Hani hac zengine farzdı ya.Hatta imamken öğrencilerime yaz kurslarında İslamın şartının fakire üç zengine 5 olduğunu öğrettiğim aklıma gelmişti.
Proğram başladı. En güzel ilahiler, en güzel vaazlar en güzel okuyuşlarla aşır ziyafetleri verildi.Dualar edildi Aminler yükseldi semaya.Muazzam bir kalabalık vardı.Herkesin elleri havada otobüslerin camlarındaki hacı adaylarına sallanıyor, kah onlarda karşılık veriyor kah önlerine bakarak ellerindeki mendillere gözyaşlarını siliyorlardı…

İşte tam o sırada ben uzak bir köşede “Ya rabbi beni de o mübarek yerlere nasip et…” diye dua ederek gizlice ağladım. Gerçekten sizlere tavsiyem, böyle uğurlama törenlerine mutlaka katılın.Göreceksiniz çok değişecek,duygusal olacak ve doyasıya ağlayacaksınız…İşte tam bu sırada dua edeceksiniz…
Gittiler… Arkalarında binlerce insanın salladığı eller kayboluncaya kadar geri baka baka gittiler.Arabaların kornaları Sakaryayı inletmişti.Tanıyan, tanımayan hatta görevli polisler bile el sallıyordu… Aslında bu el sallamalar hacıların bizatihi kendilerine değildi. Belki Beytullaha, Arafata;. Müzdelifeye, Minaya; Mültezeme; Hacerül Esvede , Zemzeme, Kabede namaz kılan,tavaf eden,say yapan 6 milyon hacıya,Cennetül muallada yatan efendimizin ehlibeytine ve binlerce sahabesine, Sevgili peygamberimizin ravzasına, cennetül bakiye ve orada yatan onbinlerce sahabeye…ve ehli beytine
O duanın ertesi hac kayıt yılında Sakarya müftülüğüne giderek hacca gitmek istediğimi söyleyerek ne yapmam gerektiği konusunda görüş sordum. Bir dizi işlemden sonra gizlice kayıt yaptırdım.
2007 de ki kurada sıram 3 binlerdeydi, ama kimseye bir şey dememiştim. Sadece Müftü ağabeyime anlattım. O bana en zoruma giden laflardan birini etmişti.”Demek ki daha çağrılmamışsın!!!!”bu bana çok ağır geldi.O inatla ve yine o özlemle ertesi yıl yine yazıldım.Aslında bu yazının ileriki bölümlerinde neden çağırılmadığımı ben anlayacaktım.Çünkü sen hacca yazılmışsın ama be kardeşim cebinde kuruş paran yok.Nasıl olacak bu.
2008 kuraları çekilmişti. Benim kura sıram 788 idi.588 kişi gidecekti ve bana yine izin yoktu. Neden? Hala para yoktu da ondan.
Tam o günlerde 3 yıldan beri çalıştığım Ülker grubundan sebebi bende saklı bir nedenden dolayı ve de anlaşıp tazminatımı alarak ayrılmak zorunda kalmıştım. Gerçi 6 bin ytl param olmuştu ama bu seferde işsiz ve aşsız kalmıştım.
www.haydimemlekete.com ve www.yaykinkoyu.net te halen yayınlanmakta olan teşekkür mesajımdan da anlayacağınız üzere 4 ay işsiz kaldıktan sonra yüce Allahımın bir nimeti olarak yeniden devlet memuriyetine başlamam hayatımın 2.baharını yaşamama sebep olmuştu.Şimdi hem işim vardı hem de param. Artık hacca gidebilirdim. Ama 2008 kuraları çekilmiş ve hacca gidecekler hazırlıklara başlamıştı.
Tam o sıralarda 2 yıldır gitmek için can attığımı bilen Allahımın beni param olmadığı için geri bıraktığı iki kuradan sonra şimdi paramın oluşu hatırına Suudi Arabistan hükümetince Türkiyeye ek kontenjan verdirmiş ve ben 2008 de hacca gitmeme sebep olan o telefon haberine binaen ne kadar sevinmiştim…
Sevgili okurlarım 2008 hac anılarım 2.bölümde hac hazırlıklarım ve Medine bölümünde buluşmak üzere kalın sağlıcakla…
Not:2008 hac anılarımda özel değil genel konular ele alınacaktır.

30.12.2008
Necati İKİZ

2008 HAC ANILARIM – 2

Telefonun karşısındaki ses: Suudi Arabistan’ın ülkemize ek kontenjan verdiğini, benim de sıramın geldiğini ve A gurubu seyahat şirketleri ile gitmek istemiyorsam, acele etmem gerektiğini anlatıyordu…
O gece heyecandan uyuyamamıştım. Ertesi gün sevinç, heyecan ve bir o kadarda endişeyle İl Müftülüğüne gittim.Amacım 2 yıldan beri yazılan ama bir türlü kura kendisine çıkmayan,beni okutan bu günlere getiren en büyük ağabeyim Ramazan İKİZ’ i kendi yerime göndermekti.Endişem bu yüzdendi.Evdeki hesap çarşıya uymadı.Kesinlikle böyle bir şeyin olamayacağı bildirilince derhal geri gelerek ağabeylerimi toplayıp onlardan 2.050 EURO borç istedim.Aslında kendi param vardı ama eldeydi ve günlüydü.İsteyemedim.Abilerim derhal: ne demek sen git yeter ki, paranın ne önemi var. Dediler. Hemen parayı denkleştirip bankaya yatırarak dekontu getirip kesin kaydımı yaptırdım.

Bundan sonra gerek diyanet ve gerekse özel şirketler olsun hacı adayları için artık soygun da başlamıştı. Pasaporta 285 TL, Devlete 140 TL vergi.108 USD kurban parası.15 TL yurt dışı çıkış harcı.3 resim. Ayrıca emniyette 5 TL daha istediler o ne için? diye sorduğumda mobesse kameraları için bağışmış. Vay anasını be! Milletin dini duygu ve heyecanını fırsat bilerek bunu bile istediler. Vermedim.
İmzaladığım evraklarda 2 öğün yemek, servis, uçak biletleri, Arafat’a çıkış, Müzdelifeye iniş,Mekke ve Medine de ki ziyaret yerleri araç masrafları… vs. gibi şeylerin Diyanete ait olacağı sadece şeytan taşlamaya giderken hacı adayı araba parasını cebinden ödeyecek gibi şartlar vardı. Bundan başka günler yaklaştıkça 2 adet bavul, bir grup kitap seti, niye verildiğini burada anlayamadığım 10 adet maske, 2 takım elbise diktirebileceğimiz kumaş verildi. Bu kumaşı da 100 TL vererek diktirebildik.
Gideceğimiz günler yaklaştıkça eğitim seminerleri adı altında 3 defa misafir olarak Hendek Müftülüğünün vereceği kurslara katıldık, 3 defada Sakarya Müftülüğününkine. Semineri veren her kişi sizi fazla tutmayacağız… diyerek başlardı sözlerine.Tabi ki amaçları bizleri sıkmadan oralarda işimize yarayacak pratik bilgiler vermekti..Hacca gitmeden hacı olabilmek yada orada yapılacak tüm ibadetleri burada öğrenip yapabilmek diye tarif edebileceğimiz şuuru ve bilgiyi öğretmekti amaçları.Niyetleri halisti.Son kurslarda eğitimden çok gruplar olarak ayrılıp kafile başkanımız ve grup hocalarımız kurban parası yatsın, yurt dışı çıkış harcı yatsın… Vb. talimatlarla ibadetten ziyade havaalanında sıkıntılar olmasın diye geçirdiler. Önce bir oraya varalım gerisi kolaydı.Günler uzundu orada daha çok aydınlatıcı bilgiler verilebilirdi.
Son hafta sonunu İstanbul ve çevresindeki akraba ve dostlarıma veda ziyaretleri yaparak geçirdim. Ulaşamadığım insanlara telefon ettim. Kul hakkı olan ya da olabileceklerle helalleştim. En önemlisi de beni şikayet eden Karakoyun un şimdiki muhtarı ve malum hacılarıyla vedalaşmamdı ki ben yüzde yüz haklı olsam da onlara bile hakkımı helal edip ayrıca onlardan bile helallik aldım. Zaten olgun müminin özelliği de bu değilmiydi.
Nihayet 2 Kasım akşamı birinci bölümün başında izah ettiğim program için ulu sokaktaki mahşeri kalabalığın içinde bulduk kendimizi. Sonunda gitme sırası bize de gelmişti. Tek tip elbiselerimizi giyerek diğer bir deyişle seçilmişler olarak ya da çağrılmışlar olarak oralarda herkesin gözlerinin imrenerek üzerimizde olduğunu sezerek dolaşıyorduk. Program başladı. Bu seferde en güzel kuranlar en güzel ilahiler ve en güzel vaazlarda bizim için, bizim kafile için, Sabiha gökçen 10.kafile için yapılıyordu. Adapazarı nda mukim 4 ağabeyim, yakın komşularımdan bazıları yengelerimden bir kısmı da uğurlamaya gelmişti, eşim ve çocuklarımın dışında. Bunun gibi binlerce insanda oradaydılar.
Artık vakit gelmişti. Saat 22.30 u gösteriyordu ki hareket emri verildi. Binlerce el aynı anda karşılıklı sallanmaya başladı. Flaşlar patlıyor, cep telefonları ve video kameralar çekim yapıyordu. Gözyaşları damlıyordu otobüsün içindeki ve dışındakilerin gözlerinden.2 yıl önce uğurlayan ben ve benim gibiler şimdi uğurlanıyordu. Ne muazzam bir duyguydu ya rabbim.Gerçekten yeri gelmişken yüce Allahım dan dileğim, şu yazımı okuyan okumayan ama gerçekten samimi olarak hacca gitmek isteyenlere de yaşatsın bu duyguları…Amiiin.
En son görevli polislerin de salladığı ellerden sonra Ankara-İstanbul otoyoluna Adapazarı gişelerinden girerek yola çıkmış olduk. Otobüste 44 hacı adayı var ama kimse kimseyi pek tanımıyordu ama, dönüşte candan dost olarak geleceklerini kim bilebilirdi.
Nihayet saat 00.00 sularında Sabiha GÖKÇEN uluslarası havaalanı dış hatlar terminaline geldik. Sabah saat 05.00 e kadar süren, değişik bölümlerde periyodik kontrollerden geçtik…
Ve beklenen an geldi. Son kapıdan da geçip otobüslere binerek bizi uçuracak uçağa doğru yol aldık. Nihayet koskocaman uçak karşımızda duruyordu.Bir koşuşturmaca başladı.Meğer cam kenarı içinmiş.Bizde aldık cam kenarındaki yerimizi.309 yolcu ve mürettebatıyla Türk Hava Yollarının TK 570 sefer sayılı uçağıyla havalandık…

3.bölümde görüşmek üzere kalın sağlıcakla.

Hacı Necati İKİZ – 06.01.2009
SAKARYA

2008 HAC ANILARIM – 3

İlk defa uçağa binmiştim. İçerisi gürültülü idi. Lüks bir görünümü vardı.Görevli hosteslerin nazik davranışları karşısında biraz ezildik desem yeridir. Çünkü onlar yıllarca bu ülkenin ve uluslararası toplumun elit insanlarına hizmet etmişlerdi.
Süper bir hizmet ve güzel bir menü ile yemeğimizi yedik. Camdan dışarıya bakarken ülkemizin malum havası ki o mevsimde normaldi. Koyun sürüleri gibi kah beyaz ve kah siyah bulutların üstünde ama sanki gitmiyormuşuz gibi gidiyorduk. Hızımız saatte 828 km, yükseklik ise 10972 metre idi. İstanbul’dan hareketle rotamız olan Bursa, Kütahya, Isparta ve Antalya’nın üzerinden geçerek Türkiye’nin sınırlarını aşınca gökyüzünün tertemiz ve masmavi havasıyla karşılaştık. Güneş yeni doğuyordu. O kadar berraktı ki direkt kendisine bakamıyorduk.
Ak denizin üzerinden geçerken bambaşka duygular kapladı içimizi. Kıbrıs’ı giderken sağdan geçip Mısır üstüne vardığımızda şehirlerin dışındaki yerlerin tamamen çöl olduğunu yeşillik namına hiçbir şeyin olmadığını hayretle gördük. Kızıl denizin üzerinden geçerek Arabistan topraklarının üzerinde uçmaya başladık. Bir ara inmek için alçalmaya başlayınca nadirde olsa karşımıza çıkan bir bulut kümesi içine girince uçakta bir sallanma ve kütürtü oldu. İlk kez uçağa binmiş kadınlı erkekli hacı namzetleri arasında bir figan koptu. Malum can tatlı, ölüm acıydı. Neyse ki ucuz atlatmıştık. Meğer sonra öğrendik ki, buluta girince böyle olurmuş. Yavaş yavaş Medine, O nurlu şehir göründü ama havaalanına uzaktı ki yakınından geçemedik.

Saat 08.30’da Medine havaalanına indik. 3 saat sürmüştü yolculuğumuz. Tamamen başka bir hava, başka insanlar ve başka bir yeryüzü. Pasaport işlemleri maşallah bizden hızlı.30 dakikada 309 kişinin işi bitmişti. Fakat dikkatimizi çeken bir şey vardı. Havaalanı dediğimiz yerde bir adet Suudi Arabistan havayollarına ait uçaktan başka bir uçak yoktu ve de geniş değildi havaalanı.
Diyanetin karşılama ekibi görev başındaydı. Bizi havaalanından çıkararak gruplar halinde ve de bagajlarımızla birlikte eski sayılabilecek ve üzerlerinde “dallah” yazan otobüslere bindirdiler. Meğer bu “dallah” Medine de bir temizlik ve nakliye şirketi imiş. Orada da seyyar satıcılar var ki hemen otobüslere sızdılar “Kart tilifon, kart tilifon” diyorlardı. Yani sim kart(Telefon kartı) diyecekler de dil farklılığından bu şekilde söylüyorlar.40 Tl. ye anında açılan telefon kartlarından alan oldu, ama biz Medine de alırız diye almadık
Zumrut Aşaver Kartaj diye yazılan ama zümrüt kartaca diye okuduğumuz otelimize 30 dk da ulaşabildik. Yüzlerce bavul otobüslerden inecekti. Tabi otelin görevlileri bu işi yaparken gözlerimiz bavullarda idi. Kendi bavulumu bularak daha önce belirlenen 5.kattaki 501 numaralı odaya götürüp yerleştirdim. Minareleri görünen Mescidi nebeviye ilk öğle namazımı kılmak üzere yanımdaki koğuş arkadaşım “Er demir” den emekli olduğunu ta İstanbul’da öğrendiğim Alettin DEMİRCİ ile yola koyulduk.
Yollar pırıl pırıldı. Daha öncede belirttiğim gibi üzerinde “dallah” yazan elbiseleriyle görevliler iş başındaydı. Mescidi Nebevi’yi ilk kez canlı görüyordum. Ya rabbim ne muhteşem bir duyguydu.Yüce Allah’ım bana Habib i edibinin kabrini ve mescidini ziyareti nasip ediyordu.Şükürler olsun Allah’ım.Yazımı okuyanlarada nasip et Allahım.
Etraftan akın akın kimi beyaz kimi siyah, kimi uzun kimi kısa, kimi yaşlı kimi genç, kimi kadın kimi erkek binlerce insan sel gibi akıyordu. Bahçe zemini tertemiz ve pırıl pırıl parlıyordu. Mermerlerde güneşin yansıması gözlerimi alıyordu. Bu arada ezanı Muhammedi’ de okunuyordu tipik arap makamıyla. Daha sonra çok defa gireceğim “babüsselam” kapısından girip uygun bir yere oturduk. Ama insan seli durmak bilmiyordu. Dünyada ne acayip insanlar varmış ya rabbi.Değişik vücut tipi,siması ve renkteki şekil ve elbiseleri ile.Orada anladım ki her ülkenin kendine özgü bir hac kıyafeti yokmuş.Yani kıyafet serbest.
Ezandan sonra Türkiye’de alışılageldiği gibi hemen kalkarak dört rekatlik ilk sünneti kıldık. Kıldık kılmasına da bir türlü kamet getirilmiyordu. Hayretle beklemeye devam ettik ki tam 20 dakika sonra sadece sesini duyabildiğimiz müezzinin kameti duyuldu. Duyuldu da o ne biçim kametti. Yarım yarım geldi bize. Meğer Arabistan’da bu şekilde kamet getiriliyormuş.2 Allahü ekber,1 Eşhedü enlaaalilahe illallah, 1 Eşhedü enne Muhammederrasülullah,1 Hayyealessalah,1 Hayyealelfelah,2 defa Kad kaametissalah,2 defa Allahü ekber ve 1 kez de La ilahe illallah. Neyse uyduk imama.
Öyle aheste aheste kılıyorduk ki, işte namaz bu demekten de alamadık kendimizi. Selamdan sonra sünnetimizi de kıldık. Bekledik ama maalesef burada ki gibi tesbihat yok. Tam biz kendimiz yapacakken tesbihatımızı bir ses duyuldu. İlk zaman ne dediğini anlamasak ta hemen hemen her namazdan sonra duyacağımız şu ilan yapılıyormuş “Essalatü alel emvati yarhamükümüllah” bu ilan ileriki vakitlerde ölenlere göre değişecek “meyyitete” veya “tıfleyn” olacaktı. Yani cenaze namazı için ilan ediliyormuş. Yani her namazın arkasından Medine de ve Mekke de cenaze namazı kıldık vakit namazlarının arkasından bazen 2 ve hatta 3 kez bile.
Mescidi Nebevide ilk namazımızı kılmıştık kılmasına büyük bir zevk ve şuur ile, ama bundan daha önemlisi ve heyecanlısı sırada bekliyordu. İçimiz bunun için tir tir titriyordu. Kalbimiz öyle bir atıyordu ki…
4.bölümde görüşmek üzere kalın sağlıcakla…

Necati İKİZ

18.01.2009 SAKARYA

2008 HAC ANILARIM – 4

Heyecanımız giderek artıyor ağzımız kuruyordu. Bir ara az ilerde bazı cemaatin durarak eğilip sonra kalkarak ayakta bir şey içtiğini görüyorduk. Biraz yaklaştığımızda sarı sarı bidonların olduğunu, kenarlarına konmuş plastik bardaklarla su içildiğini gördük. Meğer bu bidonların içinde zemzem suyu varmış. Hem de biri devamlı soğuk diğerleri ılık. Doyasıya içtik. İlerledikçe bu bidonlardan belli aralıklarda ve belli noktalara konulduğunu fark ettik. Demek ki Mekke’den getiriliyormuş.
Babüsselam kapısından, yani girdiğimiz yerin karşısında ki koridordan yürümeye devam ederken solumuzda efendimizin minberinin olduğu yeri görüyor ve yavaş yavaş içimin titrediğini ve doluktuğumu hissediyordum. Bizim jandarmalar gibi giyimli polislerin sıklaştığını fark ederek hedefimize yaklaştığımızı anlıyorduk. Nihayet yıllarca, sadece resimlerde sarı renkli kapılarını görebildiğimiz o mübarek mekan karşımızdaydı. Üç tane kapı gibi parmaklıklar vardı solumuzda. Sevgililer sevgilisi, canlar canının yani peygamberimizin karşısında idik. Ağlamamak mümkün mü? Tüm cemaat ağlayarak salatü selamlar okuyor ağlayarak esselamü aleyke ya Rasülellah, Esselamü aleyke ya Eba bekr,Esselamü aleyke ya Ömer diyerek selamlama yani istilam yapıyordu. Aynı şekilde bizde selamlamamızı yaparak kenarda bir yerde hüzünlü bir şekilde hem dua ediyor hem de doya doya kabirleri seyrediyorduk. Görevli memurların cemaatten bazılarını el ve sözle uyardıklarını görüyorduk. Cemaate kıbleyi göstererek oraya dönerek dua etmelerini istiyorlardı. Yani duanın Allaha yapılacağını anlatmak istiyorlardı. Galiba haklıydılar.

Türkiye’de ben sanıyordum ki üç bölmeden ilkinde efendimiz yatıyor, ikincisinde Hazreti Ebu Bekir, üçüncüsünde Hazreti Ömer. Ama orada anladım ki öyle değilmiş. Hatta emin olmak için görevli memura yaklaşarak yarım yamalak arapçam ile Rasülüllah nerede, hangisi? diye sorduğumda 2.bölmeyi göstermişti. Zaten orada büyük bir ayna ve yanında da 2 küçük ayna vardı.O büyük aynanın kıssasınıda şöyle anlattılar: “Efendimizin aşkıyla yanan biri ziyarete varınca – uzat elini ya Rasülüllah – dediğinde toprağın yarıldığı, efendimizin elinin uzandığı ve öpme işi bittikten sonra tekrar geri çekilmiş.O büyük ayna o zamandan kalmış.”
Artık buraya, burada kalacağımız 8 gece ve sekiz gün fırsat bulduğumuzda gelecektik. Buraya doymak mümkün müydü? Hele birde “Peygamberler kabirlerinde diridirler”, “Ölümümden sonra kabrimi ziyaret edene şefaatim vacip olur” ve “Vefatımdan sonra beni ziyaret eden sağlığımda ziyaret etmiş gibidir” hadislerinde belirtilen müjdelere muhatap olmak ne anlamlıydı. Yani efendimiz bizi görüyordu.
Zoraki ayrılarak ve geldiğimiz yolu takip ederek otelimize döndük. Birer duş alarak uzandık. Ama uyumak mümkün değildi. Diğer arkadaşımızla tanıştık. Şaban Yılmaz bizim Arifiye’nin Hacıköyündenmiş. Eşiyle gelmiş. Hatlı minibüsü varmış. İkindi, akşam ve yatsı namazlarından sonra ilk akşam yemeğimizi yemek üzere yemekhaneye indik.
İlk menümüz: Çorba, tas kebabı, bulgur pilavı,cacık. Ayrıca içecek olarak ta pepsi kola, meyve suyu ve hazır bardak suydu. Yemekten sonra sallama çay içen içti içmeyen ise gidip odasına ilk günün yorgunluğuna binaen uyudu.
Gece saat 3 gibi kapılar çalmaya başladı “sabah namazı haydi” diyordu gurup hocamız. Saat üçte namaz mı olur? diye söylenerek ve yorgunluğu üzerimizden atamadan kalktık. Abdestini alan koşarak gidiyordu sabah namazına. Ezan da aheste aheste okunuyordu. Meğer sonra anladık ki bu teheccüd namazı içinmiş. İlk gecenin acemiliği ile sabah namazı sanılmış. Saat 04.00 kadar bekledik teheccüd namazından sonra. Bir ezan daha okundu. Evet işte buydu sabah ezanı. Sünnetimizi kıldık ve bekleme devam etti. Kametten sonra sabah namazını kılarak tekrar otelimize döndük ve yattık. Kahvaltı saatlerimiz 06.00-10.00 arası akşam yemek saatlerimizde 18.00-22.00 olarak belirlenmişti.
Kahvaltımızdan sonra yeniden doyamadığımız ziyaretimiz için tekrar Mescidi Nebeviye gittik. Öğle namazına daha vakit olduğu için pek izdiham yoktu. Selamlamamızı yaptık ve elimdeki kitaptan doya doya dualar okudum bol bol salatü selam getirdim. Giderken selam ısmarlayanlar olmuştu onları ilettim Rasülüssakaleyne.
Şimdi bir görevimiz daha vardı ki buda çok önemliydi. Yavaş yavaş selamlamadan çıkarak cennete doğru ilerlemeye başladık.

5.Bölümde görüşmek üzere kalın sağlıcakla.

Necati ikiz
10.02.2009

2008 HAC ANILARIM – 5

Sevgili peygamberimizin şöyle bir hadisi vardır. “Kabrim ile minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir…” işte burada namaz kılmak burayı ziyaret edenlerin vazgeçemedikleri bir alışkanlık olmuştur. Hatta bu yüzden izdihama varan bir ısrarla Müslümanlar burada namaz kılmak için büyük çaba gösterirler.
Cennetten bir köşe diye tabir edilen bu yer sevgili peygamberimizin hutbelerini irat buyurdukları minberi ile kabri arasında kalan yaklaşık 500 kişi alabilecek bir yerdir. Mescidi Nebevinin kırmızı renkli halıları burada yerini yeşil renge bırakır. Bu alanda maalesef şöyle doya doya ve huzurla namaz kılmak neredeyse imkansız dır . Adı üstün de cennet. İnsanlar burada haklı olarak namaz kılabilmek için iyi ve ciddi bir mücadele ederler birbirleriyle.

Bizde burada namazımızı sıra bekleyip kıldıktan sonra, bol bol dua ederek mescidden ayrıldık. Mescidi Nebevinin kıble tarafında yapılmış alış veriş dükkanlarını gezmek üzere ilerliyoruz. Esnaf zaten hacı adayının tipinden giyiminden hangi milletten olduğunu anında anlıyor ve senin diline göre sana hoş geldin diyor. Mağaza ve dükkanlar genelde giyim, koku ,incik boncuk, küçük boy elektronik eşya, saat, hurma, döner satan ve birde kitapçı şeklinde göze çarpıyor. Ara ara döviz büfeleri gözlemliyoruz. Tl’nin burada değerli paralar arasında yer aldığını görmek bizi sevindiriyor.O gün itibariyle 100 TL(Türk Lirası) 234 SR (Suudi Arabistan Riyali) olarak işlem görüyordu. Daha sonraları anladık ki Türkiye’de USD (Amerikan Doları ) yükselirse Arabistan’da bizim Tl’nin değeri düşüyor.
Seyyar satıcılarda yok değil etrafta. Seccade, misvak, süs, hediyelik eşya ve saat gibi çeşitli eşyalar satıyorlar.
Hava karardı, öyle bir yağmur yağdı ki sormayın gitsin. Tam da ikindi vakti. Bir tarafta ezan okunuyor bir tarafta sel suları Mescidi Nebevinin mermer zemininde gölcükler oluşturmuş durumda. 40 vakit namazı cemaatle kılma konusu aklımızda olduğundan sulara bata çıka en yakın abdest alma yerine koşuyoruz. Burada tuvaletlerin ve şadırvanların yeri Mescidi Nebevinin bahçesinin altında yapılmış yani yürüyen merdivenlerle iniyoruz, 2 kat yapılmış tuvalet ve şadırvanlara.
Namazımızı kıldığımızda yüzlerce cemaatin namaz kılmak üzere Mescide geldiğini görüyoruz. Yani 40 vakit cemaatle namaz kılma kuralı çiğnenmiş. Verilen müjdelere muhatap olamayacakları için onlara acıyoruz. Siz siz olun yolunuz buralara düşerse namazlarınızı mutlaka cemaatle Mescidi Nebevide kılın. Sakın ha bazı hacı namzetleri gibi çarşı pazarda dolaşarak vakitlerinizi namazdan bihaber geçirmeyin. Hele de otellerde asla kılmayın. Çünkü Mescidi Nebevide bir vakit namaz kılmanın sevabı tek başına kılınandan 1000 kat daha sevap. Bu Mekke’de ki mescidi harama gelince 100.000 kat sevaba kadar ulaşacaktır.
İkindi namazından sonra her gün Cennet’ül Baki mezarlığının ziyaret saati imiş. Grup olarak belli bir yerde toplanarak Mescidi Nebevinin solunda etrafı ihata duvarlarıyla çevrilmiş büyük bir mezarlığa izdihamı aşarak girdik. On binlerce mezar. Herkes ferdi olarak duasını ediyor. Göz alabildiğince mezar. Etrafımızda bizim roman vatandaşlarımız gibi insanlar ellerinde yemlerle güvercinlere hacıların yem alması için bağırıyorlar.
Mezarlıktan Mescidi Nebevi bir başka güzel görünüyor. Etrafa göz gezdirince yüzlerce otel göze çarpıyor. Bir o kadarda inşaatlar sürüyor. Kabir ziyaretinden sonra otelimize yakın diğer otellerin altlarındaki dükkanları geziyoruz.
Ertesi gün Yapılan duyuru da Diyanetin ilk kez bu yıl PTT ile anlaşarak hacıların hediyelik eşya ve hurma kolilerini taşıyacağı belirtildi. Akşama gurubumuzla birlikte Osmanlı Hurma diye bilinen bir hurma satıcısının bahçesine gidecektik.
Otelimizin önüne gelen eski bir otobüse binerek Medine’nin dışında ki hurma bahçesine geldik. Gariban kılıklı işçiler çalışıyorlar. Gece olduğu için fazla bir yer göremedik. Depo gibi bir yere girdik. Envai çeşit hurmalar boy boy kasalar halinde dizilmiş. Kalitesizinden kalitelisine doğru. Bol bol hurma yedi hacı adayları, kalite kontrolü yaptılar. Uzun pazarlıklardan sonra 22 riyal denilen 1.sınıf mebrumin hurmayı kilosu 14 riyalden ve 25 kg olarak alıp kolilerini de yarın Diyanet’in kargo merkezine götürmeleri konusunda anlaşarak ayrıldık.Sabahleyin de merkeze giderek kolilerimizin geldiğinin memnuniyeti ile gönderme işlemini gerçekleştirdik.Diyanet’le PTT işbirliği hediyelik eşyanın kilosunu 8 riyale hurmanın kilosunu ise 5 riyale götürüyor.
Yarın sabah grup olarak Medine de ziyaret yerleri gezilecek. Bu heyecanla erkenden yattık.

2008 Hac anılarım 6.bölümde görüşmek üzere.

Necati İKİZ 16.02.2009

2008 HAC ANILARIM – 6

Sabah erkenden kalktık. Kafile olarak kahvaltımızı yapıp, herkes özel eşyalarını alarak biraz sonra gelecek otobüslere binmek üzere otelin önünde toplandık. Çok heyecanlıydık. Siyah güneş gözlükleri, spor kıyafetler giyilmiş. El çantalarına akşamdan dolaplara koydukları azıklar ve içecekler konmuş. Yüzler gülüyor.
Otobüsler geldi. Hacı adaylarında bir yarış başladı. Amaç en önlerde oturabilmek, giderken etrafı seyredebilmek. Saygı, kibarlık, birbirimize hoşgörü hikaye. Birbirimizi ezercesine girdik otobüslere. En önde şoförün yanı grup hocasına ayrılmış. Hemen hemen her otobüste bir ses tesisatı bulunuyor. Bunun amacı gezilerde, gidiş ve gelişlerde hacı adaylarına bilgi vermek, Kuran okumak, ilahi söylemek. Gidilecek yerler hakkında öncü bilgiler vermek. Yıllarca hac ve umre ziyaretlerinde bunun bir ihtiyaç olduğunun tecrübesi var. Tekbir, tehlil, salavat, telbiye, va’zü nasihat ve kılavuzluk ederken kullanılıyor.

İlk ziyaret yerimiz Uhud Dağı. İslam’ın ikinci savaşının yapıldığı, meşhur Uhud savaşının geçtiği mübarek mekan. Kafile başkanımız topladı bizi “Ayneyn” tepesinin karşısına. Bu arada kafile başkanımız da Geyve müftüsü Hüseyin DURAN. O’nu da burada anmak lazım. Uhud’un anlamını, burada geçen savaşı, savaştaki kural hatasını, yani emre itaatsizliğin sonucunu, burada şehit olanları falan güzelce anlattı. Cemaatimizin bir çoğu duygulandı. O günleri gözlerinde canlandırdılar. Peygamberimizin bir ara sığındığı kayalığı gözlemledik. Bizim kafileye vaaz verilirken etrafımızdan onlarca kafile ya geliyor ya da gidiyordu. Bütün kafilelere bize anlatıldığı gibi buraların esrarı anlatılıyordu. Sesler birbirine de karışıyordu bazen. Her gurubun elinde birkaç tane megafon vardı. Yani burasının bir an boş kalması mümkün değil. Burada böyle olduğu gibi her ziyaret yerinde de aynısı oldu. Şöyle doya doya bir gezmek mümkün değil. Sadece Türkler değil diğer ülkelerin hacı adayları da aynı şekilde ziyaretler yapıyor.
Ziyaret yerlerinde her yerde olduğu gibi burada da seyyar satıcılar var. Ellerinde inci tesbihlerden misvaka, seccadeden yüzük kolyeye, yüzlerce çeşit hediyelik eşya ve bunları satan insanlar. Şipşak fotoğraf çekenler. Bazı hacı adayları da Medine’den aldıkları çin malı kameralarla bu anları ülkelerinde seyrettirmek üzere görüntülüyorlar.
Hazreti Hamza ve diğer şehitlerin kabirlerinde fatihalar okudukta sonra ayrılıyoruz. İstikametimiz yedi mescidler. Oradan, iki rekat namaz kılmanın bir umreye bedel olduğu Kuba Mescidine geldik. Bizde umreye bedel namazımızı kıldık. Daha sonra İki Kıbleli Mescid diye bilinen “Kıbleteyn Mescidi”ne geldik. Bu mescidin manasını hepiniz bilirsiniz. Önceleri kıble Mescidi Aksa idi. Peygamberimiz dualarında kıblenin Beytullah olması için ikide bir gökyüzüne bakardı. Allah’ü Teala da bir vakit namazında kıblenin Mescidi Aksa’dan Ka’be ye çevrildiğini bildirmiş ve efendimiz cemaatiyle namazda iken yönünü Mescidi Aksadan Mescidi Harama çevirmişti.
Mescidi Nebevide bir vakit namazın sevabının çok büyük olduğu için ve de kırk vakit namazı burada kılmamız gerektiğinden öğleye dönüyoruz. Namazdan sonra Kuran tilaveti ve zikirle vakit namazlarımızı bitirerek bu günümüzde böyle geçiyor.
Otelimize yeni bir kafile geldi. Nevşehir 4.kafile. Bu kafileyle Kırşehir hacıları gelmiş. Başlarında da Boztepe müftüsü var. Boztepe Kırşehir’in boz ilçelerinden biri ve bir önceki müftüsü de tanıdık birisi.Hemşerimiz Şükrü İKİZ.
Bugün cuma. Cumaya erken gitmemiz lazım. Çünkü yer sorunu olacağını duyduk. Yaklaşık 1.000.000 kişi aynı anda cuma namazı kılacak. Namazdan sonra Medine de ata yadigarı Osmanlı tren istasyonunu ve yakınındaki Osmanlı camisini ziyarete gittim. Bu sırada acıktığımı hissederek etrafta lokanta aramaya başladım. O da ne? Bir dükkanın önünde millet sırayla paket yaptırıp gidiyor. Yaklaştığımda içerdekilerin tepsi tepsi pilav yediğini gördüm. Hem ne yeme. Yer sofrasında ve elle yiyorlar. Oturdum içerdeki tek masaya. İşaretle ve yarım Arapçam ile bir tepsi pilav da bana geldi. Üzerinde bir tavuk budu, yanında bir kutu pepsi cola, yarım baş soğan ve bir limon. İştahla yiyeceğim de nerde bunun kaşığı? Onlar pek kaşık kullanmadıkları ve elle yedikleri için istememişler. Ben işaretle getirttim. Nefis, harika, limonu da pilavın üzerine sıktım, soğanla ve de içecekle çok güzel oluyor. Koca tepsiyi bitirdim. Altı riyal pilav, 1 riyalde pepsi. Toplam yedi riyal vererek çıktım.
Bu gün cumartesi mutad işler. Namaz, Kuran tilaveti, zikir ve çarşılarda bir tur.
Artık gündüz efendimizi ziyaret edemiyoruz izdihamdan. Her gün binlerce hacı adayı geliyor. Bu yüzden gece 11 den sonra geliyoruz mescide. Ancak bu şekilde ziyaretimizi yapabiliyoruz. Ravza ile minber arasında namaz kılabiliyoruz. Otel arkadaşlarımızla toplu etkinlik olmadığı zamanlarda sabahları bir ayrılıyoruz ancak akşam yemekte bir araya gelebiliyoruz, ya da yatarken. Herkes şahsi hareket ediyor. Zaten kalabalıkta gurup olarak gezmek ya da ibadet yapmak çok zor. Bir haftadır Medine de bir hatim indirip efendimize ve geçmişlerime bağışlama düşüncem bu gün gerçekleşecek. Yarın hatim duasını yapacağım. Zaten yarın ayrılık vakti. Medine hatırası diye çarşıdan bir şeyler alacağım.
Alışverişteyim. Rastgele alışveriş yapmıyoruz. Adapazarı’nda iken uğurlamaya gelenlerin listesi elimizde. Kim ne hediye getirmişse paha durumuna göre hediyesini alacağız. Gerçi hacının hediyesi hurma ve zemzem ama Yinede yerleşmiş bir adet üzere alacağız tesbih, koku, seccade, kolye, gerdanlık, sürme vs.
Yarın öğlenden sonra Mekke ye haraket edeceğimizden bu gece heyecandan uyumak zor. Koğuşta bol bol sohbet ederek ve burada geçirmiş olduğumuz 8 günün kritiğini yaptıktan sonra uyuduk. Koğuş arkadaşlarımızla Mekke’de de aynı koğuşta kalacağımız konusunda anlaşarak uyuduk. Çünkü yarın çok büyük bir gündü. Efendimizden ayrılacaktık bu çok büyük bir acı idi. Öbür tarafta milyarlarca müslümanın hayallerini süsleyen Kabe vardı Beytullah vardı. Zaten Medine ziyaretinin hacı olmakla alakası yok demişti kafile başkanımız. Bu handikap içinde sabah kalkarak bavullarımızı seyahate hazır hale getirmek için hummalı bir çalışmaya giriştik.

2008 HAC ANILARIM- 7 de buluşmak üzere hoşcakalın.

Necati İKİZ 24.02.2008

2008 HAC ANILARIM – 7

En önce bavulumu hazırlayıp otelin giriş katında ki gösterilen yere indirip, hatim duasını yapmak üzere mescide gittim. Ravza da hatim duasını yapıp, sevabını sevgili peygamberimiz ve geçmişlerimin ruhuna bağışladıktan sonra son bir selamlama daha yapıp otele geldiğimde curcuna devam ediyordu. Herkeste bir telaş, tatlı bir heyecan. Eşleri veya mahremleriyle gelenler de telaş iki kat. Otelin asansörleri çıldırmak üzere.Biri aşağıdan çağırıyor biri yukarıdan. Tam önüne geliyor asansör kapı açılınca içerde birkaç bavul ve birkaç hacı adayı. Hadi tekrar bekle. Yardımcı oluyoruz yaşlı ve kimsesiz kadınlara. İşte ben bunun için diyorum ki genç geleceksin hacca ve de tahsilli olacaksın. Akıllı olacaksın, güçlü olacaksın bedenen.
Öğle namazı yaklaşıyor. Kafile başkanı kimseyi namaza göndermiyor. Ne olur ne olmazmış. Dinler miyim ben seni.1000 sevabı kaçırır mıyım? Ama siz siz olun sakın ha kafile başkanınız ve grup hocalarınızın dediklerine uyun. Buralarda şehirden şehre geçmek bile pasaportla oluyor. Polis kontrolünde, kafile tamsa izin veriliyor harekete. Onun için kafile başkanları tecrübeli. Hacı adayı gidip gelmiyor, düşüp bayılıyor, selamlama yapacağım diye sıra bekliyor falan filan. Onun için seni bekleyenleri bekletmek kul hakkı olduğu için itaat gerekli. Zaten son sabah kafile başkanı tüm kafileyi topluyor yeşil kubbenin karşısına ve topluca bir veda duası yaptırıyor.
Saat 13.55 hareket saati. Otobüslerimize tüm eşyalarımız yüklendi ve yerlerimizi aldık. Şoförün arkasını zar zor kapabildik. Ellerimizde el çantalarımız içlerinde yiyecek ve içeceklerimizin dışında yolda ihram için boy havlularımız da hazır.
Hareket emri verildi.7 gruplu Sabiha Gökçen 10.kafile yani Sakarya hacıları 7 otobüsle Medine’den hareket etti. Medine sokaklarında kafilemiz ilerlerken bazen efendimizin mescidinin minareleri göründükçe hacı adaylarının gözlerinin nemlendiğini gördükçe içimiz yanıyor, yanmaması mümkün mü? Kainatın efendisinden ayrılmak ne demek. Bir daha buraya ya gelirsin ya gelemessin. Onun için hepimiz ağladık doyasıya sessizce.
420 km lik Medine-Mekke otoyolunda ilerliyoruz. Yollar aynı bizim Ankara – İstanbul otobanı gibi geniş ve güzel. Dikkatlice bakınca kısa aralıklarla yol kenarlarındaki tabelalar hoşumuza gidiyor. Ne güzel bir şey . La ilahe illallah, la havle vela kuvvete illa billah, sübhanallah, elhamdülillah, allahümme salli ala Muhammed, üzkürullah v.s. yani insanların Allahtan gafil olmamalarını insanların devamlı zikir halinde olmalarını,bir an olsun Allah’tan gafil olmamalarını sağlayacak uyarı levhaları. Düşünebiliyor musunuz aynısı bizde olacak irtica yaygaraları havalarda uçuşurdu?
Medine’nin 11 km dışında Abarı Ali’de denilen zül huleyfe de mola verip; erkekler umre için üzerlerinde ki tüm elbiselerini çıkararak iki parçadan oluşan ve izar ve rida adı verilen havlularını giyerek dile alışılagelmiş şekliyle söylemek gerekirse haccın umresi için ihrama girdiler. Kadınların ihramı ise sadece yüzlerini açık tutacaklar; onların elbise değiştirmeleri söz konusu değil. İhram namazı adı verilen ve zammı sure olarak kafirun ve ihlas surelerinin okunduğu namazlarımızı kıldık. Niyetimizi ettik. Artık bundan sonra ihram yasakları başladı, kadın ve erken hacı adaylarına. Kıl koparmak, kavga etmek, hayvan öldürmek, koku sürmek, öfkelenmek, kimseyi incitmek,erkekler için başı örtmek yok. Bunların aksine hareket edenlere ceza var.
Mekke’ye varana kadar telbiye (yani lebbeyk allahümme lebbeyk diye başlayan mübarek sözler), tekbir ve salavatı şerifeyi koro halinde bol bol söyledik. Grup hocamız ve okumasını bilenler kur’an okudu ilahi söylediler.
Mekke’ye varana kadar yol boyunca maalesef bir ağaç bile yok. Tamamen kayalık ve taş yığını etrafımız. Ara ara da çöl. Bazen de etrafımızda deve çiftlikleri var. Otobüslerimiz yolda ot ve saman taşıyan bazı araçları solladı. Anlıyoruz ki bunlar kurbanlık hayvanlara yem olarak gidiyor.
Gece onikiye on kala otelimize yerleşme işlemleri bitti. Yerimiz Mesfele 2,Ömer Bağ Oteli 29/B. 8 kat ve 2 bloktan oluşuyor. Kafile başkanımız gençleri ve kendine güvenenleri umrenin tavaf ve sa’yini yapmak üzere Harama götürecek. Artık burada Kabenin adı Haram. Geçi bizim Türkler biraz başka anlama geldiği için harem demişler amma asıl adı Mescidi Haram.
Ekip hazırlandı herkes ihramlı ve sıkıntılı. Bir an önce ihramdan çıkıp rahatlamak istiyor hacı adayları. Sokaklar ihramlı insanlarla dolu. Demek ki onlarda yeni gelmişler. Hoşumuza giden bir hizmeti var Diyanetin. Belediye otobüslerini kiralamış hacı adaylarına. Büyük bir heyecan içinde kabeye pardon harama doğru ilerliyoruz. Çok büyük bir heyecan var içimizde. Sizinde var dimi ?
2008 HAC ANILARIM 8 de buluşmak üzere… kalın sağlıcakla.

Necati İKİZ 0 537 7465112

2008 HAC ANILARIM – 8

O heyecanla Saptco yazılı, kırmızı belediye otobüsleriyle son durağa geldiğimizde işte Ka’be denildiğinde yüreğimiz yerinden fırlayacak gibi olmuştu. Halbuki görünen Ka’be değil Mescidi Haram’ın mermer duvarlarıymış. Kafile başkanımız önde, ellerinde Sabiha GÖKÇEN 10.kafileye ait grup levhalarıyla grup hocaları hacı adaylarını sarmış şekilde ilerlemeye başladık. 73 numaralı Kral Fahd kapısına geldik. Bu arada bazı kafileler de çıkıyordu. Kapıda kafilemiz durduruldu. Görevli acaib bir dille kafile başkanımıza “no kamera, no foto, no video…”diye bir şeyler söylerken görevli polislerde çantalarımızı kontrol ediyorlardı. Artık bir an önce canlı olarak görmeyi arzuladığımız Ka’be ye doğru ilerlemek istiyoruz. Sıkıyordu bu rutin kontroller.
Terliklerimiz çantalarımızda. Zemin tamamen mermer. Yolluk gibi naylon, gri renkli yürüme bantları var kapılardan merkeze doğru. Bu yollukların kenarlarında numaralı ayakkabılıklar var. Ara arada Medine’den tanıdığımız zemzem bidonları ile hazır bardaklar mevcut yanlarında. Koca koca mermer sütunlar dikili. Üstten aşağı doğru salınmış Medine deki Mescid-i Nebevide olduğu gibi altından avizeler var. Merdivenlerden yavaş yavaş ilerliyoruz. Bu arada öncü hocalardan biri geliyor koşa koşa kafile başkanına “hocam içerisi müsait” diyor. Tabi ilk anda ne demek istediğini anlamasak ta sonradan anlıyoruz ki “tavaf için Ka’be müsait” demekmiş.
“Ey yüceler yücesi Allah’ım sana ne kadar hamdetsem azdır. Ne büyüksün yarabbi.” İşte o muazzam, siyah örtülü, esrarlı mabet. Milyarlarca müslümanın buraya gelmeyi, kendisini görmeyi arzuladığı o tarifi imkansız eser. “Bana buraları nasip ettin ya yarabbim, sana sonsuz şükürler olsun.” diye başlıyoruz dua etmeye. Neden? Ka’be ilk göründüğünde edilen dua kabul edilirmiş. Bizde o halis niyetle yaptık dualarımızı. Beytullah resimlerdekinden de şaşalı. Sürü sürü kuşlar uçuyor üstünden ve etrafından; kendi dillerince zikrederek.
Son merdivenlerden de inerek zeminde toplandık. Memleketteyken hani izlerdik ya televizyon kanallarından cemaatin gruplar halinde Ka’be’nin etrafında döndüğünü işte o şekilde dönüyorlar. Demek ki az sonra bizde döneceğiz. Bu dönmenin adı artık şavt olacak. Yedi kere dönmenin adının da tavaf olduğunu anlayacağız uygulamayla.
Kafile başkanımız anlatıyor: ne yapacağız, nasıl yapacağız ne okuyacağız, gruptan kopma olmayacak falan filan. Kafile başkanımızın demesine göre Hacer’ül Esved’in hizasından başlayacakmışız Ka’beyi tavaf etmeye. Önce erkekler uyarılıyor vücuda sarılan havlunun sağ omuzun altından alınması konusunda. Zaten sizlerde görürsünüz televizyonlarda erkeklerin sağ omuzlarının açık olduğunu. Bu şekilde giyinmeye ızdıba derlermiş. Ardından sa’y yapılacak tavaflarda bu şekilde olurmuş omuz. Koro halinde niyetimizi yapıyoruz. “Yarabbi senin rızan için umremin tavafını yapmak istiyorum. Sen onu bana kolaylaştır ve onu benden kabul et.”
Bu niyetten sonra “Bismillahi Allahu ekber ve lillahil hamd” diyerek ve de Ka’be sol tarafımızda dalıyoruz kalabalığın içine. Grup hocalarından birisi elindeki dua kitabından bağırarak okuyor bizde onu takip ediyoruz. Pek anlayamıyoruz ya neyse. Size buradan tavsiyem buraya gelmeden önce size verilecek kitapçıklarda yazan duaları birkaç defa okumanız. Hatta duanızı kendiniz yapmanız. Üstelik daha önce umreye veya hacca gelenlerden bizzat anlattırarak dinlemeniz. Acemilik başa bela.
Kafile başkanımız bir de “remel” den bahsetmişti, tavafa başlamadan önce. “Remel” ilk üç şavtta erkeklerin canlı ve diri şekilde çalımlı yürümesi demekmiş. İlk Müslümanların Ka’be tavafı sırasında müşriklere karşı güçlü ve dik oldukları mesajı vermek için. Oradan kalmış bu sünnet. Bu şekilde turumuzu atarken üçüncü köşeye geldiğimizde bizden olmayan bazı cemaatin o köşeye dönerek “Bismillahi Allahüekber” diyerek selamlama yaptığını, hatta el sürmeye çalıştığını görüyoruz. Daha sonraki araştırmalarımızdan buranın adının “Rüknü yemani” olduğunu ve Efendimizin tavaf yaparken burayı da selamladığını öğreniyoruz. Bu köşeyi dönünce “Rabbena Atina” duasını, sonuna “ve edhılnel cennete meal ebrar ya azizü ya gaffaru ya rabbel alemin”diye ekleme yaparak okuyup ilk başladığımız yere geldik. Oldu mu bir şavt? Yine cemaat halinde Ka’benin köşesinde ki Hacer’ül Esved taşına ki göremiyoruz kalabalıktan. Fakat o da ne? Orada bir kargaşa, bir kaos var. Hem de kadınlı erkekli bir karmaşa. Millet birbirini ezecek. Aklıma memleketim geldi. Acaba yardım mı dağıtılıyor ne? Fazla ilgilenemeden selamlama yaparak ikinci şavta başlıyoruz. Üçüncü şavttan sonra sağ omzumuzu kapattık. Her turdan sonra Hacer’ül Esved’in yanındaki kargaşa devam etti gitti. Sonradan anlıyoruz ki sünnet vechile taşı öpmek içinmiş bu hareketlilik.

Bu şekilde yedi defa Ka’be etrafındaki şavtlarımız sonucunda tavaf tamamlandı. Eksik olan, geride kalanlar kontrol edildi ve şimdi de grubumuz “Makamı İbrahim”in gerisinde uygun bir yere yerleştirildi. Şimdi sırada tavaf namazı var. İki rek’at. Burada genellikle böyle namazlarda “Kafirun” ve “İhlas” suresi okunuyor zammı sure olarak.
İleride de değineceğimiz gibi burada maalesef namazlarda olsun diğer ibadetlerde olsun kadın erkek karışımının önüne geçilemiyor. Öyle ki aynı namazda ya da nafile namazlarda kadın senin önünde ya da yanında olabiliyor. Allah kabul eder diyerek ve “Yarabbi senin rızan için iki rekat tavaf namazı kılmak istiyorum sen onu benden kabul et” diyerek niyetimizi yapıp Ka’beyi seyrede seyrede namazımızı kılıp duamızı yapıyoruz. Cemaatle kılmıyoruz. Herkes ferdi kılıyor. Namazdan sonra zemzem suyu içilirmiş. Hemen arkamızda mermer duvara monte edilmiş sıra sıra musluklardan doya doya içiyoruz, hatta üstümüze başımıza döküyoruz şifa niyetiyle.
Kafile başkanımız ve grup hocalarımızın önderliğinde tavaf başlangıç yerini işaret eden yeşil ışığın altından geçerek ve maalesef bazen de namaz kılanların da önünden geçmek zorunda kalarak ilerliyoruz. Bu acemilik çok kötü bir şey. Nereye ve niye gittiğinizi bilmiyorsunuz. Ama bu yazıları saklayıp zaman zaman okuduğunuzda sizler hiç acemilik çekmeyeceksiniz inşallah. İlerlerken Medine de de gördüğümüz kitaplıklar var. Bazı cemaatin bu kitaplıklardan aldıkları Kur’anlardan okuduğunu görüyoruz. O da ne! Bazıları da uyuyor, gerçi zaman ilerledi saat 01.00 civarı. İlk zamanlar hoş görmesek de ilerde bizlerde buraların alt bodrum denilebilecek yerlerinde uyuduk
Kafile başkanımız açıklama yapıyor:”Hacı adayları! Yoruldunuz, biliyorum, ama son bir görevimiz daha kaldı. Şimdi umremizin sa’yini yapacağız. Yaklaşık 3.5 km yol yürümesi gibi yürümemiz olacak. Ondan sonra rahatlayacağız. Hep beraber koro şeklinde “sa’y”imizin niyetini yaptık.”Ya rabbi senin rızan için umremin sa’yini yapmak istiyorum. Sen onu bana kolaylaştır ve benden kabul et.”
Biraz uzak kalsa da Ka’bemizi solumuza alarak başlıyoruz mermerle döşeli bir koridorun içinden yürümeye. Göz alabildiğince dümdüz ve kalabalık. Biraz yürüdükten sonra önümüzdeki grupta bir hareketlilik oldu. Ne oluyor demeye kalmadan bizi de aldı bir telaş özellikle de erkekleri. Hani koyuna kurt dalarda hareketlenir ya sürü o misal. Meğer Hacer annemizin, oğlu İsmaile su ararken Safa ile Merve arasında çukur yere gelince ve de oğlunu göremeyince biraz hızlı koşup öbür tepeye hemen varıp oğlunu görebilmek için annelik duygusuyla heyecanlanmıştı ya tehlikede mi diye? İşte telaş o imiş. Bu hem gidiş istikametinde ve hem de geliş istikametinde 7 kere tekrarlandı. Ben onu unutmuşum o heyecan da. Ama koşan annemiz değilmiydi? Sünnetse hanımlar koşmalıydı? Bu sünnete hiç aklım ermedi. Halada düşünürüm bu sünnetin orijinali bence kadınların koşması olmalıydı. Çünkü hac da şunu öğrendim “hac sembollerden oluşan bir ibadettir.” Galiba bunda da Mescidi Harama “harem” diyen Türklerin bir oyunu var.
Sa’yimizi de 1 saat gibi bir sürede tamamlayarak ve yorgun ve bitkin bir halde geldiğimiz kapıdan çıkarak servislerle otelimize geldiğimizde saat 02.30 idi. Daha önce hazırlanan tıraş makinalarıyla “olmazsa olmaz” şartlardan biri olan saç tıraşımızı da sırayla olup duşumuzu da aldıktan sonra haccımızın umresini de bitirmiş olduk.
Yarın yeni bir gün ve Mekke de ilk günümüz olacak. Zaten şurada sabaha ne kaldı…

2008 Hac anılarım – 9 da buluşmak üzere kalın sağlıcakla.

12.03.2009 Necati İKİZ

2008 HAC ANILARIM- 9

Mekke’ye gelişimizin üzerinden bir hafta geçti. Artık buranın yerlisi gibi olduk. Mekke’nin sokaklarında sanki kırk yıldır dolaşıyormuşuz gibi. Zaten demişlerdi, birkaç günden sonra kırk yıl orada oturuyormuş gibi olursunuz diye. Bu bir haftada ne mi yaptık. Daha önce de belirttiğim gibi grup olarak gezmek ya da ibadet yapmak zor. Bu yüzden beş vakit namazımı Ka’be de kılmaya, namazdan sonra tavaf yapmaya, ardından da ve kuran tilaveti yapmaya özen gösteriyoruz. Servislerimiz var Beytullah’a.
Mekke; büyük bir metropol. Sizlere bu bölümde ağırlıklı olarak Mekke’den bahsetmek istiyorum. Yüksek otelleriyle bir Avrupa şehrini andırıyor. Yüzlerce otel var Medine de ki gibi hatta daha fazla. binlerce mağaza ve dükkan var. Evler genellikle Ka’beye uzakta. Merkez olarak ka’beyi kabul edersek evler, yani yerli halkın kaldığı meskenler 15-20 km uzakta. Hacıların yapacağı alışveriş dükkanları haricinde yerli halka yönelik sanayi ve dükkanlarda yine yerleşim yerlerine yakın.
Burada yollarda seyreden araçların % 80’i Asya kökenli. Yine bunlarında % 70’i Toyota. Toyotanın her çeşidine rastlamak mümkün. Hatta Toyota camry. Türkiye’de fabrikası olduğu halde görmediğimiz camry burada ticari taksi olarak kullanılabiliyor. Kamyonetinden son model taksisine kadar Toyota lider. Ondan sonra aklınıza gelebilecek Japonya, Kore, Tayland ve diğer Asya ülkelerinde üretilen Suzuki, ısuzu, Honda, Hundaı, Nissan , mitsubishi… gibi onlarca seçkin otomobil türleri burada mevcut. Bunun yanında Avrupa ve Amerikan arabalarına da rastlamak mümkün ama çok az. Mesela Opel, Renault, Gmc, chevrolet, Bmv ve Mercedes’in lüks arabalarını sayabiliriz. Ancak burada özellikle şunu belirtmek isterim hemen hemen her araçta bir kaza hatırası, bir vuruk ya da çarpışma izi var. Buna karşın belki biz göremedik ama oto sanayi sitesi de yok. Ne bileyim bir egzozcu, kaportacı, boyacı. Hatta lastikçi bile yok. Ayrıca bizim oralardaki gibi lüks benzinlikte yok. Yakıt ucuz. 35 kuruş 1 lt benzin.
Yemek çeşitlerinde genellikle tavuk ön planda. Hazır yiyecek olarak, ekmek arası ve de pilav üstü olarak çok tüketiliyor. Lokantalarda sulu yemek bulmak neredeyse imkansız. Zaten pek lokanta da yok. Dediğimiz gibi genelde tavuk ve pilav satılıyor. Bu yiyeceklere ek olarak en çok tüketilen içecek türü ise pepsi. Cocacola nın Arabistan’da geçerliliği yok. Bazı lüks yerlerde cocacola bulmak mümkün. Ama genelde Pepsi % 70 oranında içecek sektörünün lideri. Hazır su ve meyve suyu şeklinde de içecekler satılıyor. Otellerde de içecekler bu şekilde. Cemaatler otellerine Zemzem Suyu’da götürüyorlar. Çay olarak ise otellerde kesinlikle demleme çay bulunmuyor. Sallama diye tabir ettiğimiz çaylar içiliyor. Etraftaki çay ocaklarında demleme çay var.
.Meyve ve sebzeye gelince, tazesini bulmak zor. Zaten şöyle bakınca 1- 2 haftalık olduğunu anlayabiliyorsunuz. Patates, soğan, karpuz, muz, portakal, elma gibi sebze ve meyve dışında ekstradan bir şey yok. Bazı dükkanlarda ise hurmanın her çeşidini görmek mümkün, yaş hurmalar derin dondurucuda saklanmış iri iri ve çok tatlı. Bir o kadar da pahalı. Kuru hurmanın her türlüsü var. Klasik hurma türlerinden hediyelik çeşitlere kadar içerik zengin. Ekmek fırınları da var, hatta bazısı Türk. Gülemen diye tabir ettiğimiz ekmekler de satılıyor.

Gerek Mekke ve gerekse Medine’de en çok satılan mal hediyelik eşya. Hediyelik eşyanın % 70’i de Çin malı. Akla hayale gelmeyecek çeşit ve türde binlerce incik boncuk, oyuncak. Tesbihler, saatler, süslemeler, işlemeler.
Buraya özgü misvak çeşitleri, bunun yanında kitap satan sahaflar da var ara ara. Aktarlarda şifa niyetiyle satılan çeşitli otlar ve kokular da var.
Diğer çok satılan ürün ise esans ve sürme çeşitleri. Her çeşit boy ve miktarda yüzlerce değişik koku. Elbise ve çocuk giyiminde de yüzlerce mağaza var. Fakat işin ilginç tarafı buranın esnafı fiyatlarda esneme yapmayı öğrenmiş. Uzun yılların tecrübesiyle gelen hacı adaylarının “ikram et” ricalarını kıramıyor.Hiç bir fiyat ilk söylendiği şekliyle kalmıyor.Hatta bazen 2-3 kat inebiliyor.
Çin mallarının dışında tanıdık mallarda yok değil. Bazı tekstil ürünleri ve battaniyeler Türkiye’den. Bazı büyük marketlerde beyaz peynir ve krem peynirler Ülker’in ürünü.
Burada gelişen bir diğer sektörde kuaförlük Hac ve umrede traş, olmazsa olmaz şartlardan biri olduğu için bu sektör zorunlu olarak kurulmuş. Hemen hemen her ülkenin kendine has berber dükkanı var. Bizim bile çeşitli illerin adının isim olarak kullanıldığı berber dükkanları, lokantalar, çay evleri, manav ve fırınlar var.
Sokaklarda gelen ve giden cemaatin dikkatini çekmek için Malezya ilahi gurubunun son cd si son sesle çalıyor. Diğer taraftan dünyanın seçkin hafızlarının ve ka’be imamlarının sesinden kuran ziyafeti. Hatıra olarak alınsın diye. Alıyoruz ve buraya gelince ara ara dinleyeceğiz. O günleri yad etmek için.
Hem otel tuvaletlerinde ve hem de Mescidi Haramın tuvaletlerinde bizim buralarda hiç görmediğimiz türden hortumlu musluklar kullanılıyor. Önceleri anlayamasak ta bunun su israfını önlemek için kullanıldığı kesin. Çünkü anahtarı parmakların ucunda. Bastırınca su akıyor bastırmasan su akmıyor. Hoşumuza gidiyor ve alıyoruz tanesi 5 Sr ye. Fakat burada kullanmak mümkün değil. Buz gibi su. Onu hedeften saptırdın mı tüm elbise ve vücudun ıslanır. Ama orada su tabî ki ılık bu yüzden insan zevk alıyor onu kullanırken.
Burada gördüğümüz bir mesele daha var ki, pek hoşumuza gitmiyor. Maalesef araç şoförleri arabalarını stop ettirmiyorlar. Saatlerce çalışıyor çoğu araba. Güya yakıt ucuzmuş. Hani acaba bizim kaynağından akan akarsularımız derelere oradan çaylara oradan da denize akıyor ya boşuna. Onun misali olsa gerek Nasıl olsa bol diye mi yakıyorlar. Fakat bunun yanlış, hem de çok yanlış olduğunu anlamalılar. Kendilerinden sonra gelecek nesiller için anlamalılar. Müslüman bir ülkede israfın yanlış olduğunu diğer dünya müslümanlarına karşı çirkin olduğunu anlamalılar. Tabi bu, milli bir mesele.
Sokaklarının çok temiz olduğu söylenemese de milyonlarca insanın dolaştığı sokaklar bundan iyi de temizlenemez.

2008 Hac anılarım 10.bölümde buluşmak üzere kalın sağlıcakla.
Necati İKİZ 22.03.2009

2008 HAC ANILARIM – 10

Günlerimiz yavaş yavaş geçiyor ve o büyük güne (Arafat vakfesine) doğru ilerliyordu. Ka’be civarında ve etrafında ayak basmadığımız yer kalmadı. Çünkü burada 5 vakit namazın dışında en büyük ibadet tabî ki yaptığımız tavaflardır.
Bu yazımızda size beytullahı, burada yapılanları ve etrafındaki müştemilatı tanıtmaya çalışacağım.Yanlış saymadıysam 95 kapısı var Ka’benin. Bunlar en alt bodruma açılan bodruma giriş kapıları, ilk zemin yani birinci kata açılan kapılar ve de 2. ve tavana yani en üste çıkılan kapılar olmak üzere. En üste çıkmak için kapılar genellikle yürüyen merdivenlerle sağlanıyor. Hatta bazen çift hat merdivenlerle.2.kata içerden de merdivenler bulunuyor.
Tüm katlarda zemin tamamen mermerle kaplanmış. İlk zamanlarımızda birinci ve ikinci katlarda halılara secde ederken cemaatin fazlalaşmasıyla bu halıları kaldırdılar. Tüm katlar mermer kaldı. Bu da alışkın olmayanların ayaklarında, topuk kemiklerinde ve tarak kemiklerinin üstündeki deride yaralar meydana getirdi. Daha sonraları bu yaralar nasır bağladı.
Aslında kadınların gireceği “nisa kapı”ları da var. Hatta bu kapılardan girenlerin görünmemesini sağlayan koruma parmaklıklar bile var. Ancak kullanan pek yok. Neden kullanan yok, çünkü gerek bizim insanımız ve gerekse diğer ülke insanlarının kalabalıkta kaybolmaları an meselesi. İnsanlar cahil, hatta yaşlılıktan bile etrafını tam bilemediğinden kaybolabiliyorlar. İşte bu yüzden kadınlar mahremlerinden ya da kocalarından ayrılmıyorlar. Bu da nahoş manzaralara yol açıyor. İşte bu sebepledir ki Ka’be de kadın ve erkekler karışık namaz kılıyorlar Allah kabul eder, zaruret var gibi nedenlere sarılıyor alimler. Bizde Allah kabul etsin diyoruz.
Duvarlarda göze güzel görünen işlemeler var. Genel de Allah ve La ilahe illallah işlemeleri mevcut. Işıklandırmalarda altın avizeler kullanıyor bazı yerlerde. Ka’be ve etrafını ise projektörlerle aydınlatabiliyorlar. Burası her dönem sıcak olduğundan binlerce pervane soğutmak için kullanılıyor.
Bodrum katta devasa soğuk hava depoları var. Zemzem suyunu soğutmak için olsa gerek. Ayrıca su bidonlarının doldurulduğu yerde burası. Katlarda bidonların dışında hele de Ka’be etrafında musluklardan akan soğuğa yakın zemzem kornaları var. Bazı hacı adayları buralardan abdest bile alıyor. Ancak görevliler hoş görüyor.

Ka’be de temizliğe bakan, su işine bakan, güvenliğe bakan ve koordinasyonu sağlayan olarak bir çok görevli grubu var. Mesela yeşil giyimli grup temizlik işlerine bakıyor. Ka’be nasıl temizleniyor o kalabalıkta diyebilirsiniz. Ellerinde uzun, kırmızı renkli, bizim kolanlara benzeyen bantlarla hemen bir koridoru çevreliyorlar. İçindeki hacı adaylarını bunun dışına çıkarıp hemen temizlik arabalarındaki sabunlu suyu maşrapalarla döküp çekeceklerle tüm alana yayarak bir yerlerdeki mazgallardan dökümünü yapıyorlar. Ardından kuru paspaslarla diğer arkadaşları kurulama görevini yaparak seri bir şekilde ibadete açıyorlar. İşte tüm katlar ve bölgeler bu şekilde temizleniyor. Hatta tavaf alanı bile tavafı engellemeden hem de tavaf yapanlarla beraber o kırmızı bantın içinde dönerek temizleniyor.
Kavuniçi elbiseleri ile sucular ise tüm katlardaki su bidonlarının devamlı dolu olmasından sorumlular. Her bloktaki su bidonlarının bir tanesinin ise ılık olmasına dikkat ediyorlar. Altlarındaki şarzlı kat arabalarıyla bodrum katta doldurdukları bidonları boşlarıyla değiştiriyorlar.
Su ve temizlik işini yapanlar bunun karşılığı olarak ücretlerini alsalar da hacı adaylarının sadaka olarak dağıttıklarından da paylarını alıyorlar. Buralardaki bazı ibadetlerde yapılan hatalar için sadaka şartı sucu ve temizlikçilere yarıyor. Helali hoş olsun.
Milyonlarca hacı adayının en büyük ihtiyacından biride abdest alma ve tuvalet işi. Bunun içinde Hilton otelinin karşısındaki ya da 79 no’lu kapının karşısındaki alanın altında 2 hatta 3 kat altta yüzlerce tuvalet ve abdest alma işi için şadırvanlar mevcut. Ancak yinede o kadar tuvalet olmasına rağmen her kapının önünde namaz vakitleri yaklaştığında 10’ar kişi oluyor. Ayrıca Hudeybiye kapısının karşısında da eski dükkanların olduğu yerlerde de yine bayan ve erkek tuvaletleri mevcut. Keza Ebu Cehil’in evi de tuvalet olarak kullanılıyor.
Yine burada tam teşekküllü olmasa da bir sağlık ekibi de hazır bekliyor. İzdihamdan, sıcaktan bayılan, rahatsız olanlar için. Gerçi her ülkenin otelleri bölgesinde kendi sağlık ekipleri hatta Diyanetin tam teşekküllü hastanesi bile var.
Ka’benin etrafı aynı oranda geniş değil. Yani kralın sarayı alanı daraltmış bir taraftan. Yine eski dükkanlar hala yıkılmadığı için de diğer alanda dar. Bu da Cuma namazlarında müthiş izdihama neden oluyor. Halbuki Ka’benin etrafındaki tavaf alanının misali dışı da 1 km mesafede eşit olarak bir harman misali düzlenmeli hatta üzeri de örtülmelidir. Dediğimiz gibi Cuma namazlarında içine alınan cemaatin 2 hatta 3 katı sokaklarda namaza duruyor. Dün ayak bastığı yere bu gün secde edebiliyor. Bunun sebebi de rant için Ka’be çevresindeki yakın alanlara otel yapımına izin verilişidir. Rant o kadar ayyuka çıkmış ve o kadar laçkalaşmış ki iş Ka’benin hemen dibine yapılan 80 katlı Usame Bin Ladin’e ait olduğu söylenen oteldeki hacı adayları olduğu yerden imama uyuyorlarmış. Ne kadar sahih ise…
2008 hac anılarım 11 de buluşmak üzere kalın sağlıcakla.
Necati İKİZ 01.04.2009 SAKARYA

2008 HAC ANILARIM – 11

Mekke’de günlerimiz Ka’bede 5 vakit namazı cemaatle kılarak ardından da tavaf yaparak geçiyor.
Bu gün gezi var. 7 otobüs geldi otelimizin önüne sabah kahvaltısından sonra. Her grup akşamdan hazırladığı nevaleleriyle sanki turistik geziye gidenleri andırıyordu. Ellerde envai çeşit yiyecek ve içecek. Olsun be insanın canı çekiyor.
İlk durağımız Sevr dağı. Hani sevgili peygamberimizin Hazreti Ebu Bekir’le gizlendikleri, önüne güvercinlerin yuva yaptığı, örümceklerin ağ ördüğü dağdaki mağara. Ancak dağın dibine geldiğimizde onlarca gurup doldurmuş oraları değişik ülkelerden. Gidilecek yer bizim Yaykın’da ki çakal yokuşunun dibinden Ay deresine doğru bir dik yer. Oraya yaşlıların ve hanımların çıkması mümkün değil. Kafile başkanımız zamanında buralarda yaşanmış olayları uzaktan da olsa anlattı. Dinleyenler, o günleri içlerinde canlandıranlar gözlerinden akan yaşı gizleyemediler. Polisin izdiham nedeniyle mağaraya girişe izin vermediğini; mağaraya giremedikten hem de o manevi havayı görerek teneffüs edemedikten sonra oralara tırmanıp ta yorulmanın anlamının olmayacağını; bilahare gurup harici isteyenin gelip görmesini tavsiye ederek bizi yukarı çıkarmadı. Aynı şekilde Efendimiz Sallallahü Aleyhi ve Selleme vahyin ilk indiği yer olan Hira Nur dağı. Buraya da çıkmak mümkün olmadı. Daha sonraları yani Arafat’tan sonra guruplar halinde ya da şahsi olarak bu mübarek yerleri ziyaret edenler oldu.
Bulunduğumuz yerde onlarca seyyar satıcı var. Ayrıca süslenmiş develeriyle ve ellerinde birer fotoğraf makinasıyla insanlar bir ekmek parası çıkarabilmenin derdinde. Bizde resim çektiriyoruz.

Kafilemiz oradan Arafat dağına doğru yola çıktı. Arafat dağı deyince bizim Ağrı dağı, Süphan dağı, Bolu dağı gibi büyük dağ anlamayın. Dümdüz bir ova. Hatta yeni yeni ağaçlandırılıyor. Hacı adayları güneşten yanmasınlar diye. Oralarda da bir sürü dilenci, seyyar satıcı var. Binlerce hacı adayı kendi gruplarıyla oraları dolaşıyor ve eski günleri yani Efendimizin ashabıyla buralarda geçirdiği günleri düşünüyorlar. Adem babamız ve Havva anamızın dünyada buluştuğu yer olarak kabul edilen Cebeli Rahmeyi yani Rahmet dağını da görüp orada da hatıra olsun diye resim çektirdikten sonra Müzdelife’ye geçtik. Buralarda da biraz gezdikten sonra ve de binlerce çadırı gördükçe ne muazzam bir kalabalığın Müzdelife gününde buraları doldurabileceğini görüp hamdederek geçtik Minaya. Oralarda da görülecek gezilecek yerleri dolaştıktan sonra öğle namazına yetişmek üzere tekrar Mekke’ye dönüyoruz.
Ertesi gün ise yine gezilerimize devam edeceğiz. Edeceğiz çünkü bunlar hep bir programa göre yürüyor. Buraya günde binlerce yeni hacı adayı geliyor. Dün bizim gezdiğimiz yerleri bu gün başkaları doldurmuş. Bizim bu gün gezeceğimiz yerleri de yarın başkaları dolduracak.

İlk gezi yerimiz sevgili Peygamberimizin doğduğu evin yerine yapılan ve bu gün kütüphane olarak kullanılan bina. Tek katlı olarak yapılmış ve beyaz boya ile boyanmış bir bina. Fakat yazık ki cahil insanlarca yazılar yazılmış duvarlarına. Burada dualar ediyoruz. Oradan Cin Mescidine yaya olarak gittik. Yine oralarda başka gezilip görülecek ne varsa oraları da gördükten sonra tekrar öğle namazımıza yani Beytullah’a döndük.

Dediğimiz gibi buralarda yani Ka’be de en büyük ibadet şüphesiz namazdan sonra tavaf yapmak. Tavaf yapmak tabiî ki çok önemli de uygun zamanı bulmak ta önemli. Gençler ve kendine güvenenler için öğle namazından sonra tavaf yapmanın tam zamanı. Genelde milletin çoğu öğle yemeği için dışarı çıkıyor. Bazıları da sıcak var diye yanaşmıyor. Bu yüzden tavaf alanı biraz tenha oluyor.
Ailesiyle tavaf yapmak isteyenler genelde yatsıdan sonralarını ya da sabah namazından sonrasını tercih ediyorlar. Bazı aşırı muhafazakarlar orada bile belli oluyor. Halbuki orada herkes kardeş edasıyla ibadetini yapmakla meşgulken kalplerinde hastalık olan bazı aşırı dinciler ailelerini kimden ve niye koruyorlarsa üst katlardan tavaf yapmayı tercih ediyorlar. Saygı duyuyoruz duymasına da pek de hoş karşılamıyoruz açıkcası. Burada kimse kimsenin ırz ve namusuna bakacak durumda değil. Resimlerde de görürsünüz yorgun düşen bazı hanım kardeşlerimiz sere serpe yatıp uyuyorlar bile. Neden çünkü kalpleri rahat. Çünkü herkesin amacının ibadet olduğunu düşünüyorlar. Zaten doğrusuda bu değimli?

2008 Hac Anılarım 12’ de buluşmak üzere kalın sağlıcakla.

Hacı Necati İKİZ 15.04.2009

 

2008 HAC ANILARIM -12

Dünyanın değişik bölgelerinden, adını sanını duymadığımız ülkelerden milyonlarca hacı adayı doldurdu Mekke’yi. Namaz vakitlerinden önce ve sonra sokaklarda adeta bir insan seli var belirli yönlerde. Belirli yön diyorum çünkü oteller bölgesine doğru olan caddelerden sel gibi akıyorlar. Bu zaman diliminde trafik adeta felç oluyor.
Ka’be de insanlar genelde kendi ülke gruplarıyla beraber oluyorlar. Zaten üzerlerindeki milli kıyafetlerinden ya da boyunlarındaki kimlik kartlarından hangi ülke vatandaşı olduğunu anlamanız çok kolay. Hele de az kültürlüyseniz.
Endonezya Arabistan’a en çok hacı gönderen ülkedir. Sokaklarda ve namazlarda en büyük kalabalığı bunların oluşturduğu gözlemleniyor. Üstelik bu insan grubu en centilmen hacı grubunu da oluşturuyor. Birbirilerine saygılı oldukları gibi toplu organizasyonlarda da diğer ülke halklarına karşı da nazikler. Fiziken de Çinlileri andırıyorlar çekik göz ve ufak boylarıyla. İkinci sırada bana göre Hindistan hacıları geliyor kalabalık olarak. Yine bunlarda esmer simalarından ve de genç hanımlarıyla dikkat çekiyorlar. Pek yaşlı Hintli görmedik desek yalan olmaz herhalde. Üçüncü sırada ise yaklaşık 140.000 kişilik bir sayıyla bizim hacılar geliyor. Aslında 110.000 kişisi Türkiye’den 30.000 bini de Avrupa’da ki ülkelerden gelen hacı adayları. Kıyafetler aynı. Bizden sonraki hacı gurubu Pakistanlılar. Maalesef burada açık söylemek gerekirse, Pakistan hacıları biraz kaba ve kavgacılar. Genelde kafalarını kazıtmışlar usturayla. Bangladeş hacılarının da kalabalığı göze çarpıyor. Afganistan hacıları ise kafalarındaki yün örme kasketleriyle hemen belli oluyorlar. Ancak bunların fakirliği de içimizi yakıyor
Afrika’dan gelen hacı gruplarına baktığımızda Nijerya kalabalık ve genç bir nüfusla katılmış bu organizasyona. Tavaflarda adeta kürüyorlar. Üstelikte gurup olarak ve de kol kola tavaf yaparlarken izdihama neden olduklarını da söylemek lazım. “Hacer’ül Evsedi” öpemeyen Nijeryalı yoktur galiba. Daha sonra Nijer, Tunus, Mısır, Cezayir gibi ülkelerden de hacı gurupları görülmektedir.


Bu yıl İran hacıları ne kalabalıktı ne de taşkınlık yaptılar. Gayet muntazam bir şekilde ve eşlerinin başlarındaki İran İslam Cumhuriyeti yazılarıyla dikkat çektiler. Savaş ortamından dolayı Filistin ve Irak’tan da az sayıda hacı adayı bulunuyordu.
Ülkemizde ve diğer dünya ülkelerinde mescit ve camilerde yapılması hoş karşılanmayan ve yapan olduğu zaman kınanan bazı davranışlar orada adeta normal karşılanmaya başlanmış. Mesela biz burada camiye giderken cep telefonlarımızı kapatarak gideriz. Halbuki ibadet derecesinde orası buradan çok daha önemli olduğu halde namazlarda adeta müzik ziyafetine tabi tutulursunuz. Buralarda kadın erkek namazlarını ayrı bölümlerde kıldığı halde hatta kadın camiye hele cumaya hiç gelmediği halde, orada kadınlara ayrı yer tahsis edildiği halde vakit namazlarını erkeklerle karışık kıldıkları gibi cumaya da gelip erkeklerin sokaklarda namaz kılmalarına sebep oluyorlar. Bizim buralarda camide konuşmaktan insanlar şiddetle sakındırıldığı halde orada tavaf yaparken bile konuşan ama ne yaptığının farkında olmayan cahil insanlar bulunmaktadır. Ülkemizde İslam edepleri arasında yer alan ve insanların şiddetle sakındırıldığı bir önemli konuda namaz kılanın önünden geçmemektir. Hatta bir yerde okumuştum insanlar namaz kılanın önünden geçmenin vebalini bilselerdi namaz kılanın namazını bitirmesini 40 yıl beklerlerdi. Ama orada bazen mecburiyetten bazen de cahillikten buna hiç dikkat edilmemektedir.Yine buralarda camilerde yemek yemek mümkün olmasa bile orada sofra kurup istediğin yiyeceği yemek acayip karşılanmamaktadır. Ancak şunu da hemen belirtmek gerekir ki sevgili Peygamberimizin pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmasının bir gereği olarak buradaki hayır sahipleri bu gecelerde ki akşam namazlarından önce iftariye olarak taze hurma ya da kuru hurma olarak oruçlu hacılara ikramda bulunuyorlar. Biz bunun dışındaki yeme ve içmeleri kast ediyoruz. Ayrıca buradaki cami ve mescitlerde bırakın uzanmayı orada yatıp uyumak adeta sıradan ve normal bir davranış kabul edilir hale gelmiştir.
İslam dinindeki mezhep farklılıklarının ne kadar abartıldığını oralara gidince çok daha rahat anlayacaksınız. Buralarda şu mezhepte bu sünnet öbüründe farz diye lafız itibariyle öğrenilen bilgiler orada uygulamasıyla birlikte görüldükçe insan kendi namazından şüphe eder hale gelebilmektedir. Acabamı diye içine şüphe bile düşmektedir. Mesela bir cenaze namazı kılıyorsunuz yan yana ve siz Hanefi mezhebindensiniz ara tekbirlerde ellerinizi kaldırmıyorsunuz, ama yanınızdaki adam ellerini kaldırınca insanın aklı çatallanmakta ve sıkıntı yaşamaktadır. Hatta bazı cahil hacı adayları da onlara uyarak ellerini kaldırabilmektedir. Ya onun ki doğruysa diye. Normal namazlarda da ikisi de müslüman olan ve ikisi de aynı Allah’a ve ikisi de aynı Peygambere inanan hatta aynı imama uyan iki cemaatin kıldığı namazda farklılıklar aynı anda ve aynı gözle göründüğünde elbetteki canlar sıkılmaktadır. Bu ayırım neden diye.
Aslında tüm bu uyumsuzlukların nedeninin de cehalet olduğu bilinmektedir. Ülkemizde ki camilerde cami cemaatimizin hepsi aynı bilgiye sahip midir? Hayır. Bazen imamların bile yanlış bildiği konular yok mu? Elbette ki var. İşte bunun misali dünyada dine, dini konulara önem verilmeyişinin bir sonucu olarak, maalesef aynı Allah’a, aynı peygambere, aynı kitaba inanan hatta aynı kıbleye doğru namaz kılıp aynı imama uyanlar arasındaki bu şekil farklılıkları inanan insanlar arasındaki uçurumu gösteriyor.
İmamesi kopmuş tesbih taneleri gibi bu gün müslümanların bir ve beraber olamayışının bir yansıması olarak ta dünya müslümanları yavaş yavaş sindirilmekte ve korkutulmaktadır. Bir müslüman ülkeye yapılan saldırı karşısında diğer müslüman ülkeler, tıpkı aslanların saldırdığı sürüdeki boğazlanan bir hayvanın yıkılışını ve yenilişini seyrettikleri gibi bizde maalesef sadece seyredebiliyoruz. Neden ? Özümüzden o kadar ayrılmışız ki… Bunu Allah’ın evi Ka’bede bile açıkça görebiliyorsak varın gerisini siz düşünün.

2008 Hac anılarım 13’te görüşmek üzere kalın sağlıcakla… Hacı Necati İKİZ 28.04.2009

 

2008 HAC ANILARIM – 13

Tam 12 bölümdür anlatıyoruz ama henüz hacı olamadık. İnşallah bu bölümde hacı olacağız. Çünkü bu gün Arafat’a çıkacağız.
Bu gün sabah kahvaltısından sonra yapılan duyuruda kimsenin Mescidi Haram’a namaz için gitmemesi bildirildi. Ne olur ne olmazmış. Doğru. Biz zaten bu gün için gelmedik mi buraya. Bazı arkadaşlarımız mağaraların bulunduğu dağlara gitmeye kalktığında da uyarmıştı kafile başkanımız. Gitmeyin kaza falan geçirip bir yerlerinizi sakatlarsınız diye. Aslında bunun ne anlama geldiğini pek kavrayamadık o zamanlar. Ama ileride değineceğimiz gibi o geceden sonra hocamızın ne kadar haklı olduğunu anladık.
O gün ilk defa otelimizde öğle ve ikindi namazlarını kıldık. Otobüsler her an gelebilir diye bir yere göndermediler. Garajdan araba ayarlamaya gitmişlerdi grup hocalarımız. Ancak saat 16 sularında 7 otobüsle gelebildiler. 6 Aralık cumartesi günü yani Arafat vakfesinden bir gün önce saat 16.30 da erzaklarımız çantalarımızda ihramları giymiş bir vaziyette arabalarımıza bindik. 25 dakikalık yolu tam 2 saatte kat edebildik. O kadar izdiham o kadar trafik vardı ki sormayın gitsin. Milletin bir kısmı da yayan gidiyordu. Yolcuğumuz bittiğinde bizde bitmiştik.
Vardığımız yer nasıl anlatayım bilemiyorum adeta koyun ağıllarını andıracak şekilde çadırlardan oluşuyordu ve hepside yan yana idi. Birkaç çadırın oluşturduğu guruba mektep adı verilmiş. Mesela bizim mektep 6-B. Fakat şunu gördüm tamamen bu bölge Türklere ait. Gerek Diyanet ve gerekse özel gurupların hacıları aynı yerdeydi de diğer ülkelerin milyonlarca hacıları nerede yerleşmişti. Bir türlü aklımız almadı. Göz alabildiğince çadır vardı.

O geceyi çadırda geçirecektik, çaresi yoktu. Onun için ne kadar geç yatarsak o kadar karda olacaktık bu belliydi. Bu arada bazı arkadaşların ellerinde değişik kolilerle geldiğini gördüğümüzde bizde o yöne doğru gittik. Arabistanlı bazı hayır sahipleri daha önceden koliler dolusu su ve erzakı, hacı adaylarına ikram olsun diye tır dorselerinde getirmiş, dağıtıyorlardı. Allah razı olsun diyerek bizlerde alıyoruz verilen kolilerden. Gece ilerleyipte yatma vakti gelince kadın hacılarla aramıza perde çekip yattık. Sabah kalktığımızda birde ne görelim!!! ayaklarımız ya da yatarken açıkta kalan yerlerimiz sanki kızamık çıkartan çocuklar gibi benek benek kırmızı olmuştu. Meğer sivrisinekler bizi gafil ağlamış.
Saat dokuz itibari ile kendilerini göremediğimiz merkezi bir yerden ilahiler okunmaya başlandı. Bu öğle namazına kadar devam etti.
Öğle ezanı okunduktan sonra öğle ve ikindi namazlarını birleştirerek yani cem’i takdim yaparak kıldık. Davut kaya hoca efendinin okuduğu Kuran-ı Kerimden sonra Diyanet İşleri Başkanının konuşması duyuluyor ama kendilerinin olduğu yeri göremiyorduk. Nihayet beklenen zaman gelmiş ve Arafat vakfesi başlamıştı. Diyanet İşleri Başkanlığı Hac Dairesi Başkanı Seyfettin Ersoy hoca efendinin tüm hacı adaylarının gözyaşları içinde amiin dedikleri vakfe duasından sonra tüm çadırlarda yani mekteplerde kucaklaşmalar tebrikleşmeler başladı. Artık hacı olmuştuk. Çünkü Efendimiz “Hac Arafattır.” Yani “Hac Arafatta bulunmaktan ibarettir” buyurmuştu. İşte bu hadisi şerifin müjdesine binaen tüm kafileler birbirini kutladı tebrik etti. Herkeste büyük sevinç ve heyecan vardı. Önceleri millet birbirine hacı ya da hacı abi gibi hitaplarda bulunmuyordu. Bir anda herkes hacı olunca bu kelimeleri çok duymaya başladık.
Et yemeğimizi ve de ardından pilavımızı bir daha bir daha yiyince başladık mı tuvalet aramaya. Allah kimseyi Arafat’ta sıkıştırmasın. Her taraf insan kaynıyor girecek bir duş yok. Her tuvaletin önü onlarca hacıyla doluydu. Kimsenin hakkını da alamıyorsun. Hacı !!! Hacı!!! dediler mi bittin zaten. Dedim ya onlarca tuvalet var ama binlerce de hacı var. En büyük sıkıntı buralarda tuvalet meselesidir. Onun için az yemek içmek lazım. Yolunuz buralara düşerse sakın ola benim gibi 2 defa yeyipte sağa sola koşarak, üstelikte bir eliniz arkanızda tuvalet aramayın. Altınıza edin derimde ihramlısınız ve bembeyazsınız. Üstelik başka da elbiseniz yok. Çare az yemek.
Akşam 5 itibariyle Müzdelife’ye hareket emri verildi. Bir stres, bir heyecan. Kimse yerinden ayrılmasın diye diye maalesef ancak gece saat 11’ de sıra bizim kafileye gelebildi. Arabalarda yine önce binme ve yer kapma yarışı başladı. Hoş görmekten başka çaremiz yok çünkü hepimiz aynı yolun yolcusuyuz.
Gece 12.30 yani yarımda gelebildik Müzdelife’ye. Bizden önce oradan geçen binlerce hacının bıraktığı tonlarca çöpün, kartonun içinde kalakaldık. Atılmış su şişeleri, verilmiş erzak kolilerinin çöpleri daha neler neler vardı. Tabi kolay değil. Bin değil, 10 bin değil 100 bin değil en az 150 bin kişi geçiyor oradan. Bazı orta Asya ülkelerinden de guruplar katılınca aramıza bu yüzden o kadar insanın terekesi buna yol açmış. Yoksa her taraf pırıl pırıl olacaktı.
Müzdeli’fe de akşam ve yatsı namazlarımızı cem’i tehir ile yani akşam namazımızı yatsı namazıyla birleştirerek arka arkaya kılarak tamamladık. Orada da Müzdelife vakfesini yani ayakta biraz durup dua yaptıktan sonra 20 dk mola verildi. Bu molada mina’da şeytanlara atmak üzere 49 adet nohut büyüklüğünde taş topladık.
Molamız bitmişti. Artık yolumuza yayan gideceğimiz bildirildi. Hem de ne gidiş. Tam 5 saat yürümemiz gerektiği bildirildiğinde anlıyorduk günler öncesinden dağlara çıkmayın nasihatlerini. Allah korusun bir yara bere olsaydı nasıl yürürdük Mina’ya. Olmasa olmazlardan birisidir Mina. Orada gidemeyecek derecede yaşlı olanlar ayrıldı ve şeytan taşlamak için vekaletleri alındı. Gidemeyip vekalet verenler otele götürüldü.
Artık macera başlıyordu. Yavaş yavaş, adım adım yürüyebiliyorduk. O kadar izdiham vardı ki burada anlatmaya kelimeler yetmez. Ama çok ta harika bir geceydi. Tecrübeli kafile başkanları sayesinde bazı guruplar bizi sollarken bazen de biz solluyorduk diğer kafileleri. Bu arada kafile tabelalarından il il hacı guruplarını görüyor ve selamlaşıyorduk. Bazen “ön taraf ağır gidin kopmalar olduyor” deniliyor. Bazen guruplardan karışmalar oluyor bazen de bayılanlar oluyordu. Hiç bir polis yoktu. Bu arada yanımızdan geçen otobandan yüzlerce otobüs geçiyordu. Bunların içindede hacılar vardı. Ama bunlar diğer ülke hacıları galiba. İyide biz niye yürüyoruz onu anlamadık. Arabistan dağlarında, vadilerinde binlerce Türk hacısı başlarında kafile başkanı ve grup hocalarıyla acemi askeri birlik gibiydik. Biz hacılar nereye ve niye gittiğimizi biliyor ama bir an önce de varmak istiyorduk. Durmak yok yola devam ediyorduk. Tünellerden geçiyor, kah yokuş çıkıyor kah iniyorduk.

Nihayet şeytanların olduğu yere! geldiğimizde katlı beton binadan başka bir şey yoktu. Yakınlarında binlerce çadır vardı. Bazı mezheplerin üyeleri galiba burada kalacak birkaç gün. İnsan seli vardı bu binanın etrafında. Kimi geliyor kimi gidiyordu. Kimi üstten geliyor kimide öbür taraftan dönüyordu. O ne muazzam kalabalıktı. Burada diğer ülke hacılarıyla da karşılaştık. Demek ki onların güzergahı farklıymış. Ama hedef aynı şeytanı taşlamak.
Bir rampadan çıkarak o binanın içinde sağa dönerek yürüdük. Sonra yine sağa dönerek ve önümüzdeki kalabalığı takip ederek ilerliyorduk. Buralarda polisler var. Bu arada bir komut geldi. 7 taş hazırlansın. Herkes taşlarını hazırlamıştı. Az ilerde ellerin hareketlerini görüyor ve nasıl atıldığını fark edebiliyorduk. Eller aynı anda hareket ediyordu adeta. Böylece bizde büyük şeytana 7 taş atarak telbiyeye son verdik. Ve bu günkü görevimizde bitmişti.
Maalesef taş atma sırasındaki kargaşa yüzünden bazı hacılar kalabalık arasında kayboldu. Kafile başkanımız şurada toplanın diyor ancak polis izdiham olur, diğer grupların önü tıkanır diye izin vermiyordu. Biz samimi olduğumuz kafile başkanımızdan izin ve tarif alarak sabah namazına yetişmek üzere hiç bilmediğimiz bir güzergahı kullanarak Kabe’ye gelmek üzere yola koyulduk. Gece boyunca gözünü kırpmamış bir o kadarda saatlerce yol yürümüş ihramlı olan biz 3 arkadaş ve bizle beraber onlarca hacı çok hızlı bir şekilde yürümeye başladık. Diğerleri toplanıp araba tutarak geleceklerdi.
Hacıya bayram namazı gerekmezmiş. Çünkü hacı zaten Mekke’de değil. Yaklaşık 1 saatte gelebildik Mekke’ye. Cemaat sabah namazının farzını kılıyordu. Yorgun argın bizde abdest alıp uyduk imama. Namaz sonu sersem tavuklar gibi ve de müftünün “hacıya bayram namazı yoktur” fetvasına dayanarak otelimize geldik. Birde ne görelim kafilemiz bizden önce gelip çoktan uykuya dalmışlar bile. Bizde öğleye doğru gelecek müjdeli haberin heyecanıyla uyuyakaldık.

2008 HAC ANILARIM 14. Bölümde buluşmak üzere. Hacı Necati İKİZ 13.05.2009

2008 HAC ANILARIM – 14

Bayram gecesi öyle çok yorulmuşuz ki saat 11’de zor kalktık. Müjdeyi bekliyorduk büyük bir heyecanla. Ve haber geldi. Kurbanlar kesilmiş. Bir sevinç furyası daha oldu. Tekrar tebrikleşmeler başladı. Gerçi bütün kurbanların aynı anda kesilmesi mümkün değil ama onu düşünen kim. Herkes ihramdan çıkacak. Öğleye namaza gidecek. Namaz için Kabe’ye vardığımızda birde ne görelim. Kabe bomboş. Sadece yerli halk ve bizim mezhebe bağlı hacılar var. Nedeni ise bir önceki bölümde anlattığım gibi diğer mezhep hacılarının Müzdelife ve Mina’ daki çadırlarda kalması. Bu bir fırsattı. Haccın diğer farzını yapabilirdik. Ziyaret tavafı. Yaptık da.
Bayramın diğer 2 günüde yaya olarak gidenler geldiğimiz yolu takip ederek Mina’ya gidiyor 3 şeytana da 7’ şer taş atıp yine aynı yoldan dönüp Kabe’de ki ibadetimize devam ediyorduk. Yürümeyenler ise normal günlerin üstünde bir fiyat vererek araba tutup taşlarını atarak geri dönüyorlardı. Bu arada Arafat’taki gibi tünel yollarında sağlı sollu onlarca tır dorselerinden hacılara soğuk su ve kumanya dağıtımı yapılıyordu. Hacılar bir o dorseye bir diğerine adeta koşuyorlardı. Yol hem uzun hem meşakkatli idi. Bu yüzden azık ve su gerekliydi.
Bayramın 3 günü gidiş istikametini kullandığımız o tüneller de öyle bir insan seli oldu ki taşlamaya gidenler çok zorluk çekti. Çünkü Mina ve Müzdelife’de kalan hacılar son taşlarını atmışlar ve Mekke’ye doğru yola çıkmışlardı. Tünelin biri gidiş biri de geliş olarak kullanıldığı halde bu gün her ikisi de geliş için kullanıldığından bizim mezhebe bağlı hacılar çok zor durumda kaldılar. O tünellerin akışı muazzamdı. Milyonlarca hacı Kabe’ ye akıyordu.

Bundan sonra yaya gelenler ile her hangi bir organizasyona bağlı olmayanlar da dönüş başladı. Sokaklardaki otobüs, taksi, dolmuş ya da özel araç şoförleri Medine ve Cidde diye bağırıyorlardı. Bu şu demekti: İlk zamanlar Medine’de kalıp daha sonra Mekke’ye gelip hacı olanlar artık Cidde’ye gidecek oradan da gerek hava yoluyla gerekse de deniz yoluyla ülkelerine gidecekti. Tam bir hafta bu şekilde devam etti. Zaten bizler onlara saygıdan Kabe’ yi tavaf edemedik. Çünkü Kabe tavafında o kadar izdiham vardı ki Kabe’nin esas tavaf alanı, bu alanın birinci kattaki kenarlarına, ikinci kattaki tavaf bandına ve son kattaki Kabe’yi gören yerler tamamen doluydu ve adeta sel gibi akıyordu hacılar. Bunlar veda tavafı yapan gidecek hacılardı.
Bayramdan hemen sonra otellerin önlerindeki hareketlilikte hızlandı. Her otelin önünde ne zaman otobüsleri görsek acaba bizde bu günleri görebilecekmiyiz diye memleket özlemi duyardık. Daha da vahimi şafak sayıyorduk. Halbu ki bayramdan sonra bizim dönmemize daha 14 gün vardı. Bu süre bize çok gelmişti. Ne kadar Allahın evinde ve Rasülünün yanında olursanız olun kendi adıma ve koğuş arkadaşlarımdan edindiğim izlenime göre memleket sevgisi ağır basıyor. Ama sakın ha sakın sizler böyle yapmayın. Oranın tadını çıkarın inanın biz buraya geldiğimiz günün arkasından ahh keşke daha uzun kalabilseydik dedik ama iş işten geçti.
Her geçen gün Mekke’den binlerce hacı ya Cidde’ye ya da Medine’ye gittiği halde hala Kabe tıklım tıklım. Bu arada daha günü olan bizler ise sevabımızı kat kat arttırmanın yolunu arıyorduk. Kafile başkanımız genelde hacıyı serbest bırakıyordu. İsteyen umre yapsın, isteyen gezilecek yerleri tekrar gezsin diye. Sadece tüm kafile olarak bir kez umre yapmak üzere Hazreti Aişe mescidi olarak bilinen Tenim’ deki mescide geldik. Burada 2 rek’at ihram namazı kılarak nafile olarak umre yapmaya niyet edip tekrar geri Kabe’ye döndük. Umre tavafımızı ardından da sa’y yaparak traş olup ihramdan çıktık. İşi çözmüştük bundan sonra bu şekilde kafa dengi arkadaşlarla günde 1 bazen de 2 defa umre yaptık.
Mahmut efendinin müritlerinden Mehmet Talu hoca efendi ve Adapazarı sorumlusu Adem Şener hocada kendi guruplarıyla gelmişlerdi. Zaten Türkiye’de ne kadar gurup varsa herkesin bir kafilesi mutlaka burada var. Süleymancılar, Nurcular, Nakşiler …Bazen onların guruplarına katılıyor onlarla beraber umre yapıyor onların sohbetlerini dinliyorduk. Hatta bir keresinde Adem hocanın gurubuyla Hudeybiye antlaşmasının yapıldığı yere gidip oraları gördük. Zamanında burada yaşanan olayların kıssalarını dinleyerek o günleri gözlerimizde canlandırmıştık. Hudeybiye’deki su tamamen deniz suyu. Abdest alırken ağzımıza su vermekle çıkarmak bir oldu. Tuzlu deniz suyu. Allah’ıma şükürler olsun ki bizim ülkemizde memba suları fışkırıyor. Oradan da dönüp yine bir umrede ne yapılması gerekirse onu yaparak yani tavaf, say ve traştan sonra ihramdan çıkmıştık.
Otellerdeki televizyonlardan haber hava ve sporla ilgili gelişmeler takip ediliyor. Hatta hava durumunda Türkiye’deki kötü hava koşulları orada hiç inandırıcı gelmiyor.
Hacılar artık Kabe’ye gitmekte isteksiz. Bu yüzden bir türlü bana gitmek nasip olmayan mahalle mescitlerin de namaz kılıyorlarmış. Ne diyelim sadece yazık. Neden yazık 100 bin sevap varken ve de başka işin yokken 27 sevap almak ne kadar zarar bir ticaret. Üstelikte orada Allahın evi varken kenar mahalle mescidinde namaz kılmak akıl işi değil. Sakın ola ki sizler buraya geldiğinizde böyle yapmayın. Kesinlikle her vakit namazınızı Beytullah’ta kılmaya özen gösterin.

2008 HAC ANILARIM 15 TE BULUŞMAK ÜZERE Necati İKİZ SAKARYA 23.05.2009

2008 HAC ANILARIM 15

Günlerce gidenleri seyrede seyrede nihayet gitme sıramız gelmişti. Kafile başkanımız son günlerimizde ailelerimize ve sevdiklerimize götürmek üzere hediyeler almamızı önerdi. Aslında bizde bunu düşünüyor ve belki alacağımız hediyeler giderayak ucuzlar diye son günlere bırakıyorduk.
Namaz çıkışlarında bir dahaki namaz vaktine kadar elimizdeki listelerde (ki hacca gelirken hediye getirerek uğurlayanların adları var) kime ne yazıyorsa onlara hediyeler beğeniyoruz. Kimine seccade, kimine arap kınası, kimine takke tesbih, kimine koku, bazılarına da elbise, saat, misvak, yaş hurma gibi çeşitli hediyeler beğeniyoruz.

Hediye almak güzel, hatta ucuzda. Zaten daha önce de değindiğimiz gibi % 80’i Çin malı. Birde buna bizim paranın orada değerli olması eklenince isteyen istediği kadar hediyeler alabiliyor. Ancak tek sorun uçakta kilogram sınırı olması. 30 kilogram yük ve bir bidon su.
Diyanet işleri başkanlığının verdiği 2 dolu bavul ve bunlara ek olarak zemzem bidonlarımız hazır bir şekilde otellerimizde beklemeye başladık. Artık herkes veda tavafını yapacak ve hareket saatini bekleyecekti.
Veda tavafımızı yapmak üzere son defa Beytullah’a gittik. İlk gelişteki muhteşem duygu yerini hüzünlü bir veda ya bırakacaktı. Görüyorduk bizden önce giden kafileleri gerek grup olarak ve gerek ferdi olarak nasıl veda tavafı yaptıklarını. Nihayet sıra bize de gelmişti.

Çok güzel bir şekilde ve özenerek veda tavafımı gece 01.00’ de yaptım. Ka’be öyle sakinleşmiş ki nerdeyse kimse kalmamış gibi sessizdi. Gerek “Ka’be duvarı”na yapışarak, gerek “Mültezem” de ve gerekse “Hicri İsmail”de son olarak dualar ederek ve son bir kez daha bol bol “zemzem suyu”ndan içerek, daha önce giden hacılar gibi göz yaşları içinde geri geri giderek Ka’be kayboluncaya kadar arkamı dönemeden ve diğer hacıların el sallamaları içinde ilk girdiğim 73 nolu kapıdan çıkarak otele doğru yürümeye başladım.
Gerçekten buraları bir daha görebilecekmiyiz düşüncesi insanı çıldırtıyor. İnanın burada iken Ka’beyi özlemiyorsunuz. Çünkü her an gidip görmek elinizde. Ama otobüsler otelimizin önüne geldiğinde acı gerçekle karşı karşıya kalmak kadar acı ve tatlı bir şey yoktur sanırım. Bir tarafta Allahın evinden ayrılmanın hüznü ile acıyı, diğer tarafta kendi evinize kavuşmanın sevinciyle tatlıyı yaşıyorsunuz. Bu iki durum arasında kalmak ne tuhaf bir durumdur.
Diyanetin tuttuğu kamyona bavullarımızı yükledik ve gönderdik. Kamyonun almadığı bavullarımız ve zemzem sularımızda otobüslere yüklendi. Yine en önde oda arkadaşımla beraber yerimizi aldık. 4.gurup olarak ilk çıktığımız Sakarya’daki yolculuğumuzda kimse birbirini tanımazken otobüste millet birbirinin telefonunu yazmanın yarışında idi. Sıkı dost olmuşlardı.

Gündüz 12 itibariyle üzerimizde sivil kısa kollu gömlek ve tişörtlerimizle otobüslerimizin içindeyiz. İstikametimiz Cidde. Fakat bu arada dramatik şeyler oluyor. Ka’be minareleri gözden kayboluncaya kadar el sallıyoruz. Hatta o sevmediğimiz lanet otel bile şimdi bize sevimli geliyor. Çünkü o kadar büyük ki Ka’be minareleri kaybolduğu halde o hala görülebiliyor. Bizde ona bakıyoruz son bir kez. Çünkü Ka’be hemen onun yanında. Bu arada bütün hacılar özelliklede kadınlar ağlıyor. Kur’an okunuyor bana da ilahi söylemek düştü.
Mekke ile Cidde arası yol yine otoban. Cidde büyük bir metropol. Yolları çok güzel. Hava alanı şehrin dışında ve deniz kenarında. Kocaman kocaman uçakların ardı ardına kalktığını görüyoruz. O da ne havaalanı sanki çadırdan yapılmış gibi. Pek lüks sayılmaz. Her ülke kafilesinin yanaştığı bölümler olsa gerek ki ülke bayraklarını görüyoruz. Cidde’de karşılayıp Türkiye’ye uğurlayan karşılama ekibi yer gösteriyor. Öğle namazlarımızı kılıp yemeklerimizi yiyoruz. Herkes mutlu ve neşeli. Bir dizi işlemler için bazen sıraya giriyoruz. 6 saat buralardayız. Fakat 52 günde adam olamamışız. Heyecandandır diyerek hoş görüyoruz. Maalesef yine sıra olmayı kuyruk yapmayı beceremiyoruz. Ama becerenler var. Bir Endonezya kafilesi geçiyor önümüzden işlemler için. Maşallah ip gibi dizilmişler. Kimse öne geçmek için uğraşmıyor. Daha sonra biz onların önünden karmakarışık olarak geçiyoruz. Hep birden bize el sallıyorlar. Ne güzel insanlar. Bizde onlara el sallıyoruz ama bölük pörçük. “Allaha emanet olun cennette görüşürüz inşallah” diyoruz.

Nihayet uçağa binme yerine doğru hareket emri verildi. Geçerken hacılara Mekke ve Medine deki Kur’anların benzeri birer Mushaf hediye ediliyor. Son bir kontrolden sonra artık uçağa binileceği yere geldik. Etrafta değişik ülkelere ait çeşitli ebatlarda uçaklar var.
Uçaktayız ve yerleşiyoruz. Kocaman bir Türk kuşu. Son kontrollerden sonra artık hareket ettik. Ağır ağır uçuş pistine doğru ilerlerken önümüzde ve arkamızda harekete hazır uçakların olduğunu görüyoruz. Ve nihayet havadayız.
Kızıldeniz’in üzerinden, Kahire’nin üstünden geçiyoruz. Hızımız saatte 828 km. Uçağın dışında -60 derece soğuk olduğu anlaşılıyor göstergelerden. Karada şehir ışıkları görünürken önümüzdeki haritadan da nerenin üstünde olduğunu görebiliyoruz. Bu arada nefis yemeğimizi de yedik. Kıbrıs adasının Türkiye istikametinde solundan ve Akdeniz’in üzerinden Antalya, Isparta, Eskişehir’in batısından ilerlerken Bursa üstünde iken bir ses duyuluyor. “Sabiha Gökçen hava limanına iniş için alçak uçuşa geçiyoruz”. Heyecanımız bir kart daha artıyor.
Hacılarda bir telaş bir telaş. Herkes kapıya doğru yönelmeye başladı. Tabi uyarıda anında geldi. Yine oturduk yerimize. Bir uyarı daha geldi. Hava alanına yani İstanbul’a kar yağıyormuş. Hadi canım diyoruz. Bizim üzerimizde kısa kol tişört.
 

Doğruymuş. İndiğimizde kar yağıyordu. Bizi aldı bir titreme. Otobüslerle havaalanının içine girdik. Az sonra bavullarımızda geldi. En önce ben buldum eşyalarımı. Evraklarımı da mühürletip exıt kapısından dışarı çıkmamla şaşırmam bir oldu. Binlerce insan beni alkışlıyordu. Meğer ilk ben çıkmışım. Bunlarda hacı yakınlarıymış. Sanki diğer hacılara gol atmışım gibi sandım kendimi ilk çıkarak. Az sonra Sakarya VİB koop’un içinde yerimi aldım. Titriyordum ve yapacak bir şey yoktu. Elbiselerim çantalarımda, çantalarımda bagajdaydı.
Kar yağışı altında Adapazarı’na geldik. Saat 01.30 itibariyle 52 gün önce uğurlandığımız yerdeydik. Orası da kalabalıktı. Hacı abim İbrahim de telefonuma binaen beni almaya geldi.
Eve vardığımızda saat 02.00 olmuştu. İnsanın ailesine kavuşması kadar güzel bir şey yok…

2008 HAC ANILARIM BURADA BİTTİ. BUNDAN SONRA OKUYUCULARIMA ÇOK ÖNEMLİ TAVSİYELERİMİN VE NASIL HACCA GİDİLECEĞİNİN ANLATILACAĞI “HACCA GİTMEYİ DÜŞÜNENLER BU YAZIYI MUTLAKA OKUMALISINIZ” KONULU YAZIMIZDA BULUŞMAK ÜZERE KALIN SAĞLICAKLA. Necati İKİZ

 

 

HACCA GİTMEYİ DÜŞÜNENLER! BU YAZIYI MUTLAKA OKUMALISINIZ

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, Hacca gitmek bir gönül ve samimiyet işidir. Kişi “Ben Allah’ın evini Peygamberimin kabrini görmek istiyorum. Bu uğurda canım ve malım feda olsun” diyebilmelidir. Bunun için gönülden yanmalı ve duanın kabul edileceği belirtilen saatlerde için için Allah’a yalvarmalıdır. Allah’ü Teala kulunun samimiyetini gördüğü zaman, o fakir bile olsa ona hiç ummadığı yerden maddi imkan vererek dinin gerektirdiği zenginliğe eriştirir.
İhlas ve samimiyetle kişi hacca gitmek için gerekli prosedür ne ise ona uymalı, yani gidip müftülüğe yazılmalıdır. Zamanı geldiğinde Allah onun samimiyetine binaen, ona hacca gitmeyi nasip edecek ve kuralarda çıkacaktır.
Etrafınızda hacca gidecek olanları birebir ziyaret edin. Onların duyduğu heyecanı yakinen görün. Onların sevincini içinizde hissedin ve “Ya rabbi şu kulun ne güzel bir sevinçle sana, senin evine, peygamberinin yanına gelecek. Ne mutlu ona. Ey güzel Allah’ım bu sevinci bana da yaşat ne olur ya rabbi.”diye dua etmelidir.
Hacı uğurlama yerlerindeki törenlere mutlaka katılın. Oradaki konuşmaları, ilahileri dinleyin. Dualara canı gönülden amiin deyin. Oradaki atmosferi mutlaka görün. Tek tip elbiseleriyle otobüslerin yanlarındaki hacı adaylarına imrenerek bakın. “Ah keşke şimdi bende gidebilseydim” diye iç geçirin. “Allah’ım bu duyguyu bana ve benim soyumdan geleceklere de nasip et” diye içten ve samimiyetle dua edin. Göreceksiniz çok kısa zamanda size de kura çıkacak bu gün uğurlayan sen yarın onlar gibi uğurlanan olacaksın.
İşte bak nihayet kura sana da çıktı. Haydi şimdi tüm tanıdıklarınla helalleş. Onlar etmese bile sen herkese hakkını helal et. Dün senin gibi gidenlere imrenme sırası şimdi seni uğurlayanlarda. Keşke seni izleyenlerde şimdi senin yerinde olsalardı.
Gidiyorsunuz değil mi? Ben dedim size gideceksiniz diye. Hava alanlarının bekleme salonların da dikkatli olun. Eşyalarınıza, evraklarınıza sahip çıkın. Pasaportlarınız aşı kartlarınız v.s kayboldu mu bittiniz demektir. Boş zamanlarınızda elinizde tesbih, dilinizde zikir olsun. Daima güler yüzlü olun. Kalbinizdeki tüm vesveselerden kurtulun.
Uçaktasınız ve çok heyecanlısınız. Nasıl olmayacaksınız? İlk defa biniyorsunuz ve belki dönüş sonrası bir daha uçağa binemeyeceksiniz. Bu anı doya doya yaşayın. Etrafınızı seyredin. Uçağın pencerelerinden çevrenizi ve aşağısını izleyin.
İndiniz değilmi? Şimdi kesinlikle söylenenlere riayet edin. Görevlilere saygılı olun. Otele geldiniz. Bavullarınızı dikkatlice seçin ve odanıza yerleşin. Koğuş arkadaşlarınızla iyi geçinin. Onlarda Allahın kulları ve peygamberimizin ümmetidir. Belki onlarda senin gibi kim bilir nasıl dualar etmişdir. Onlarla aynı yerde ibadet edecek aynı yerde yemek yiyecek ve aynı yerde yatacaksınız.
Medine’ye ineceğiniz varsayımından hareketle zamanınızı otel odalarında çarşı pazarda geçirmeyin. İşte yıllar boyu yandığınız ve “Ey Allah’ım bana Ka’be yi ve Efendimizin kabrini ziyaret etmeyi nasip et” diye yanarak dua ettiğiniz o yüce Peygamberin huzurunda, yanındasın. Bu samimiyetini burada da sürdür. Vaktini efendimizden bi-haber geçirme. Onun dizinin dibinden yani Mescidi Nebeviden ayrılma. Çünkü burada kılınacak bir vakit farz namazı oteldekinden 1000 kat daha faziletli. Tüm zamanlarını orada geçirmeye özen göster ki samimiyetine binaen sevgili Peygamberimiz Allah’ın izniyle sana şefaat edebilsin.
Kafilenden ya da diğer kafilelerden hatta başka ülke müslümanlarından göreceğin yanlış hareketler seni aldatmasın. Namaza gelmeyenler çarşı pazarda gezenler senin kalbine şüphe düşürmesin. Onlar ne yaptıklarını ve nerede bulunduklarının farkında değiller. Yarın ülkelerine döndüklerinde vuracaklar başlarını ama iş işten geçecek.
Medine den ayrıldın artık Mekke’desin ve Allahın evinin içindesin. Şükret bol bol hamdet. Allah çoğu kimseye nasip etmediğini sana etti. Milyonlarca müslüman buraları görmek için yanıp tutuşurken bak sen Allahın evinde Ka’be desin. Ne mutlu sana.
Unutma burada bir vakit farz namazın sevabı oteldekinden 100.000 kat daha fazla. Burada sevap çuvalınızı ne kadar doldurursanız o kadar çok iyi olacak. Daha önce de dediğimiz gibi siz sadece kendinizden sorumlusunuz. Namazı Ka’be de kılmayanlar çarşı pazarda gezenler seni aldatmasın.
Tüm namazlarını Ka’be de kılmaya özen göster. Üstelik namazlarını mümkünse tavaf alanında kıl. Çünkü burada hanımları alanın dışına çıkarıyorlar. Diğer yerlerde yanında ve önünde yani yan ve ön saflarda kadın olabilir. Buda bizim dinimize gere namazı ifsat eder. Hele Ka’be yi çevreleyen giriş kapılarına yakın yerlerde yani bahçede kesinlikle namaz kılma.
Burada en büyük ibadet farz namazdan sonra Ka’beyi tavaf etmektir. Bol bol tavaf yap. Tavaf sırasında gayet edepli bir şekilde kimseyi incitme, kimseyle fiziki ve kavli münakaşaya girme. Hele tavaf bir ibadettir bunda da dünya kelamı yasaktır. Sen hiç kimseyle konuşma. Hacer’ül esvedi öpmek için hacıların birbirini ezdiğini, ittiğini göreceksin. Sen sakın ha bunu yapma. Bu, yani itişip kakışmak bir ibadet değil ibadete gölge düşürmektir. Gece geç saatlerde ya da ilk günler ikindi namazından sonra öpebilirsin. Çok ta şarta değil. Şafii mezhebine göre kadına el değdi mi abdest bozulmaktadır. Sen bu tavaf alanında yanından geçen kadınlara dikkat et. Yani kadınlardan uzak dur.
Namaz kılanların önünden geçme. Geçenlerle de münakaşaya girme. Ka’be içinde devamlı cep telefonun kapalı dursun. Yemeklerini burada yeme. Dışarı çık. Biraz dinlenmek istersen alt bodruma in. Orada edebinle uyuyabilirsin. Bu arada bol bol zemzem suyu iç. Biliyorsan yine bol bol Kur’an oku. Say alanında da usulüne uygun ibadet et.
Arafat’a çıktınız artık hacı olacaksınız. İhramlısın ve ihramlı iken nasıl hareket gerekiyorsa onlara dikkat et. Yapılan vaazları can kulağıyla dinle. Edilen dualara canı gönülden amin de. Verilen ikramlardan az ye, çünkü tuvalet sorun olabilir.
Müzdelife vakfesinden sonra yayan gideceksin. Şeytan taşlarken dikkat et. Buradaki şeytan taşlamaktan maksat her ne kadar sünnet yerine getirmek ise de sen içindeki şeytanları da taşla. Ülkene dönünce artık şeytanca işlerden, şeytanın oyunlarına çanak tutan hareketlerden uzak dur. Çünkü sen artık hacısın ve milletin gözünde günahtan sakınan efendi bir adamsın.
Artık dönmene az bir zaman kaldı. İbadetlerini aksatmadan sevdiklerine hediyeler al. Seni ziyarete gelecekler için bol bol hurma ve zemzem suyu hazırla.
Bavulların ve hediye kolilerin hazır değilmi? Veda tavafını da yaptın. Artık sevdiklerinden ayrılıp sevenlerine kavuşacaksın. Allah yaptığın haccını mebrur ve makbul eylesin. Allah’ımdan son bir isteğim içi oraları görmek için yananlara da nasip etsin. Amin…
Evindesin. Hoş geldin. Bundan sonra adımlarına hareketlerine ok daha özen göster. Hele vakit namazlarını asla terk etme. Senin namazlara gitmemen oraları görmek için yananların ateşini söndürür. Kavgadan, nizadan, küfürlü sözlerden, na-mahreme bakmaktan kendini koru. Kısacası Allahın sana nasip ettiğin hacılık sıfatına halel getirme.
Tekrar Allah kabul etsin. Allah oralara gidip hacı olmak isteyenleri de en kısa zamanda oralara giderek hacı olarak dönmeyi nasip etsin. Amin…

NECATİ İKİZ SAKARYA 05377465112

Yorumlar   

+2 #1 sevgiliye hediyeler 30-06-2014 01:56
Elerinize sağlık, bana yardımcı oldu.
Alıntı

Yorum ekle

Görüşleriniz Bizim İçin Önemli Teşekkür Ederiz...


Logomuz



Bayrağımız

Takvim

April 2018
S M T W T F S
1 2 3 4 5 6 7
8 9 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30 1 2 3 4 5